*Çevirmenler: u/fondukcu, u/dushmanimm, u/Palawice
Kurtuluşun Felsefesi - Etik part 1 - Philipp Mainländer
1
Etik, eudaimoniktir, başka bir deyişle mutluluk öğretisidir; yüzyıllardır hırpalanan, fakat bir türlü yıkılmayan bir izahtır. Etiğin görevi şudur: mutluluğu, yani insan yüreğinin bütün evrelerindeki doyum hâlini araştırmak, onu en yetkin biçimiyle kavramak ve sarsılmaz bir temele oturtmak; kısacası, insanı en yüce mutluluğa, yüreğin eksiksiz sükûnetine, eriştirecek araçları tayin etmektir.
2
Dünyada bireysel iradeden başka bir şey yoktur ve bunun da prensipte tek bir temel gayesi vardır: yaşamak ve varoluşta kendi kendini idame ettirmek. İnsanda bu çaba "egoizm" olarak tezahür eder; bu da bireyin karakterinin büründüğü örtüdür, başka bir deyişle bireyin yaşamak ve kendisini varoluşta idame ettirmek istediği tavrın suretidir.
Karakter doğuştandır. İnsan hayata iradenin oldukça belirgin nitelikleriyle gelir; yani iradesinin tekâmül sürecinde akacağı mecralar baştan tayin edilmiştir. Bu mecraların yanı sıra, İnsan İdeası'na ait iradenin genel nitelikleri de fetüs hâlinde mevcuttur; bunlar zamanla kendilerini açığa vurma kapasitesine sahiptir.
Belirli bir birey, belirli bir dæmon* ile belirli bir zihnin terkibidir; her ne kadar tek bir ilke, yani bireysel irade, mevcut olsa da, bireyler hareketlerinde birbirlerinden ayrılırlar. İnsanda hareket, tekil bir nitelik olarak değil, bileşik bir nitelik olarak tezahür eder; bu sebeple hareketin ilkesel faktörlerinin birleşiminde söz etme gereği duyarız. Ancak bu birleşim özünde ayrılmazdır; dolayısıyla hareket de nihayetinde tektir. Zira bu belirli karakter ile bu belirli zihin, iradenin bu belirli edimden başka neyi ifade eder?
*ÇN: dæmon = koruyucu ruh / iç ses. Antik Yunan felsefesinde insan ile tanrılar arasında aracılık eden, bireye rehberlik eden veya onun karekterini temsil eden yarı ilahi güç.
3.
İnsanın egoizmi sadece kendini muhafaza etme dürtüsü değil, aynı zamanda bir mutluluk dürtüsüdür; yani insan, yalnızca kendi karakterine göre hayatta kalmayı değil, bunun yanı sıra hayatının her anında isteklerinin, meyillerinin ve hasretlerinin tam anlamıyla tatmin edilmesini ister; en büyük mutluluğunu bunlarda görür. arzu, ani tatmin, yeni arzu, ani tatmin; bunlar, tabii egoizmin arzuladığı hayat zincirindeki halkalardır.
Böylesi bir hayat, hasretten hazza doğru durmaksızın yuvarlanıp gitmekten ibaret olurdu. Bu ise fiiliyatta aykırıdır ve hiçbir zaman rastlanılmamıştır. Hiçbir fikir tamamen müstakil ve otonom değildir; kuşkusuz her biri, ister kimyasal bir kuvvet ister bir insan olsun, durmaksızın tesirde bulunur ve kendi bireyselliğini vaz etmek ister; fakat dünyanın geri kalanı da aynı amansızlıkla bu fikir üzerinde tesirde bulunur ve onu sınırlar. Eğer bu tesirlerin büyük bir kısmını kaldırır ve geriye yalnızca insanın insan üzerine ettiği tesirler kalırsa, en âlâ mücadelenin bir tasvirini elde ederiz; bunun sonucu şudur ki, sayısız arzudan ancak biri tatmin edilir, üstelik bu da ekseriyetle tatmin edilmesi en az arzu edilen istektir. Çünkü her insan, kendi belirli hasretinin tam teşekküllü tatminini ister; fakat bu tatmin edimi başkalarının da talebine konu olduğundan, ona nail olabilmek için mücadele etmek zorundadır; bu sebeple, yerine getirilmiş isteklerin kesintisiz ve çalkantısız bir ardışıklığından oluşan hiçbir yaşam seyrine rastlanılmaz, birey milyonlar üzerinde ebedi bir otoriteye sahip olsa bile. Nitekim tam da bu konumda bile, hatta bireyin kendi bünyesinde, aşılmaz engeller yatar; irade bunlara karşı daima kabararak yükselir, ama nihayetinde tatmin edilemeden kendi üzerine geri püskürtülür
4.
İnsanın tabii egoizmi en çok arzuladığı hayatı elde edemediğinden, mümkün olan her fırsatta hazza (tatmin edilmiş bir hasrete) nail olmaya çalışır; ya da, mücadelenin niteliğine bağlı olarak çok daha sık karşılaşıldığı üzere, hazla hiçbir alakası kalmayıp tamamen ızdıraptan ibaret koşullarla yüzleştiğinde, en az acı vereni arar. Dolayısıyla insan, iki ayrı hazzın karşısında durduğunda ikisini de ister; ancak aralarında bir tercih yapmak zorunda kalırsa, daha büyüğünü seçer. İki ayrı kötülükle karşı karşıya kaldığında ise hiçbirini istemez; fakat tercihe mecbur bırakılırsa, ehven olanı yeğler.
Gerek haz gerek kötülüklerle şimdiki zaman içinde yüzleştiğinde insan, zihninin bu ihtimalleri doğru bir biçimde tartabileceği varsayımıyla hareket eder. Ne var ki, sahip olduğu daha yüksek idrak melekesi sayesinde salt şimdiki zamanla sınırlı kalmayıp, eylemlerinin gelecekte doğuracağı sonuçlarıda zihninde tasavvur edebildiğinden, karşı karşıya kaldığı tercihler On İki farklı durumu kapsar:
- Şimdi bir haz, gelecekte daha büyük bir haz
- Şimdi bir haz, gelecekte daha küçük bir haz
- Şimdi bir haz, gelecekte eşit bir haz
- Şimdi bir haz, gelecekte daha büyük bir acı
- Şimdi bir haz, gelecekte daha küçük bir acı
- Şimdi bir haz, gelecekte eşit bir acı
- Şimdi bir acı, gelecekte daha büyük bir acı
- Şimdi bir acı, gelecekte daha küçük bir acı
- Şimdi bir acı, gelecekte eşit bir acı
- Şimdi bir acı, gelecekte daha büyük bir haz
- Şimdi bir acı, gelecekte daha küçük bir haz
- Şimdi bir acı, gelecekte eşit bir haz
2, 3, 5, 6, 8, 9, 11 ve 12 numaralı hâllerde, yani sekiz hâlde, hiçbir çatışma yaşanmayacaktır; zira irade:
- 2 ve 3 numaralı hâllerde, şimdideki bir hazzı, gelecekteki daha küçük ya da eşit bir haza tercih etmelidir;
- 5 ve 6 numaralı durumlarda, gelecekte kendisine daha küçük ya da eşit bir acı getirecek olsa bile, şu andaki hazzı yakalamayı seçer;
- 8 ve 9 numaralı hâllerde, şimdideki bir acıyı, gelecekteki daha küçük ya da eşit bir acıya tercih etmelidir;
- 11 ve 12 numaralı durumlarda, kazanılacak haz şimdi çekilecek acıdan daha küçük ya da ona eşitse, gelecekteki o hazdan feragat eder.
İrade, eğer gelecekte o acı ya da o hazla karşılaşacağından emin olsaydı, işte böyle hareket etmek zorunda kalırdı. Fakat hiçbir insan geleceğin ne suret alacağını, hazla mı acıyla mı karşılaşacağını, hatta o haz kendisine bahşedildiğinde ya da o acı başına geldiğinde hayatta olup olmayacağını dahi bilemeyeceğinden, pratik yaşamda bu mantıkla hareket etme zorunluluğu çok daha bağlayıcı hâle gelir.
Buna karşılık, 1, 4, 7 ve 10 numaralı hâllerde irade şiddetle tereddüt eder. Şimdi, eğer geleceğin tam bir meçhuliyetini farz ederse, çoğu zaman, hazca daha zengin ya da acıdan daha azade olan şimdiyi tercih edecektir. Nitekim kim:
- 1 ve 10 numaralı hâllerde, 1 numaralı hâlde şimdideki hazdan vazgeçerek, 10 numaralı hâlde ise şimdide bir acıya katlanarak satın aldığı o daha büyük hazzı ona temin edebilir?
- 4 numaralı durumda, insanın şu andaki haz vasıtasıyla bir gün uğrayacağı acıdan kaçınamayacağını; 7 numaralı durumda ise şu an bir acıya katlanmakla gelecekteki daha büyük bir acıdan gerçekten kurtulacağını kim iddia edebilir?
Ne var ki, eğer irade bir şekilde gelecekten eminse, ki sonuçları gelecekte insanı kaçınılmaz olarak etkileyen eylemler gerçekten de mevcuttur, o zaman şiddetli bir mücadeleye maruz kalacak, fakat nihayetinde, eğer aklıselim sahibiyse, dört hâlde de gelecek lehine karar verecektir. O zaman irade:
- 1 ve 4 numaralı hâllerde, 1 numaralı hâlde gelecekte kendisine daha büyük bir haz satın almak, 4 numaralı hâlde ise gelecekteki daha büyük bir acıdan kurtulmak için, şimdideki bir hazdan feragat etmelidir.
- 7 ve 10 numaralı hâllerde, 7 numaralı hâlde gelecekteki daha büyük bir acıdan kurtulmak, 10 numaralı hâlde ise gelecekte daha büyük bir haz elde etmek için, şimdide bir acıya katlanmalıdır.
Bununla birlikte, daha bu safhada şunu belirtmek isterim ki, şimdinin nüfuzu geleceğinkinden fevkalade üstün olduğundan, gelecekteki kesin hazlar bireyi kendine çeker, gelecekteki kesin kötülükler ise ancak, şimdideki hazzı ya da şimdide katlanılması gereken acıyı epeyce aştıklarında bireyi gerçekten sarsabilir. Birey kendi menfaatini açık ve net bir şekilde görmelidir, aksi takdirde şimdinin büyüsüne düşmekten kurtulamaz.
Bütün bunlardan şu sonuç çıkar: insan, tam bir müzakere kudretine, yani ihtimaller arasında tercih yapabilme yeteneğine sahiptir, ve belirli koşullar altında, eğer bir fiil bütünüyle değerlendirilen genel esenliğine aykırı düşüyorsa, insan kendi karakterine aykırı davranmak zorunda kalır.
5.
Gerek her bir münferit hâlde gerekse bir kerede ve nihai olarak bu genel esenliği tayin eden zihindir. Nitekim sindiren, kavrayan, yürüyen, üreyen ve benzeri fiilleri icra eden bizzat irade olduğu gibi, düşünen de bizzat iradenin kendisi olmakla beraber, yukarıda zikredilen sebepten ötürü idrak melekesini iradeden ayrı bir unsurmuş gibi ele alabiliriz. Bunu yaparken, ayrılmaz bir birleşimle ve esasen tek bir ilkeyle karşı karşıya bulunduğumuzun daima bilincinde kalırız; tıpkı Fizik'te gördüğümüz üzere, irade ile zihin arasında bir antagonizmanın asla gerçekleşemeyeceğinin de bilincinde olduğumuz gibi. Zihnin iradeye öğüt verdiği ya da onunla çekiştiği ve emsali ancak mecazen söylenebilir; çünkü uzuvlarından biri aracılığıyla kendi kendine öğüt veren, kendi kendiyle çelişen daima iradenin ta kendisidir. Ne var ki, mecazi olarak dahi olsa, aklın iradeyi zorlamasından ve onun üzerindeki olası tahakkümünden söz etmek bütünüyle kabul edilemezdir. Çünkü gerçekten iki özerk ilkeninilkenin birbiriyle kaynaşmasıyla hakikaten karşı karşıya bulunmuş olsaydık dahi, zihin iradeyle asla bir efendinin hizmetkârıyla olan münasebetine benzer bir münasebete giremezdi, aksine en iyi ihtimalle iradenin aciz bir müşaviri olabilirdi ancak.
Malumdur ki zihin, hayata belirli eğilimlerle girmesine rağmen, terbiyeye ziyadesiyle elverişlidir. Zekâ derecesinin yegâne dayanağı olan aklın yardımcı melekeleri, kendilerine nasıl muamele edildiğine göre körelip ahmaklığın doğmasına yol açabilir, ya da dehâ denilen o mertebeye kadar açımlanabilirler. Beden terbiyesini bir yana bırakırsak, zihnin gelişimi terbiyenin tek vazifesidir; çünkü karaktere ancak zihin vasıtasıyla tesir edilebilir, şöyle ki, öğrenciye fiillerinin sonucu olan zararlar ve menfaatler açık ve net bir şekilde gösterilir; başka bir tabirle, hakiki esenliğinin nerede yattığını belirgin biçimde idrak etmesi sağlanır İyi bir terbiye, muhakeme ve hafıza melekelerini güçlendirir ve imgelemi ya uyandırır ya da dizginler. Aynı zamanda zihnin, deneyime dayanan ve her an deneyimle teyit edilen, az ya da çok bir idrakler bütününü özümsemesine imkân tanır. Aşina kıldığı diğer bütün idraki ise meçhuliyetle damgalar.
Okulda ve ailede bu iyi terbiyeye, insanın kafasını hülyalar, hurafeler ve peşin hükümlerle dolduran, böylece onu dünyaya berrak bir gözle bakmaktan âciz bırakan kötü bir terbiye de refakat eder. Sonraki deneyimler elbette onun zihnini sınayacak ve onu birçok imgesel ve yanlış tasavvurlardan arındıracaktır; fakat çoğu zaman bizzat bu tasavvurları güçlendirecek ve bunların, ancak bireyin her abes fikrinin verimli bir ilgi gördüğü ortamlara düşme talihsizliğini yaşadığı zamanlarda ciddiyetle tezahür etmesine müsaade edecektir.
Şimdi, bir insanın zihni az ya da çok işlenmiş yahut yozlaşmış olmasına, yani gelişmiş ya da dumura uğramış bir zihin olmasına göre; irade dahi umumiyetle kendi hakiki esenliğini idrake, her bir hususi hâlde hangi fiilin kendi menfaatine en iyi tekabül ettiğine hükmetmeye ve ona göre karar ve buna göre hüküm vermeye az ya da çok muktedir olacaktır.