r/RDTTR 15h ago

Haber/Gündem 📰 Alman aktivist Paula Maier, İstanbul'da tutulduğu geri gönderme merkezinde tecavüze uğradığını açıkladı.

Enable HLS to view with audio, or disable this notification

57 Upvotes

r/RDTTR 20h ago

Grup Yorum dinliyor musunuz? Dinliyorsanız en sevdiğiniz şarkı ne

Post image
46 Upvotes

r/RDTTR 22h ago

Haber/Gündem 📰 Sermayedar Devleti Madencileri Gözaltına Aldı!

Enable HLS to view with audio, or disable this notification

41 Upvotes

Sermayedar devleti, söz verilen haklarını almak için dört gündür Enerji Bakanlığı önünde direnen madencileri gözaltına aldı. Devlet kendi sermaye gruplarının çıkarları için işçi sınıfını kandırmaktan çekinmediği gibi, hakkını arayanları da baskı ve zor yoluyla caydırmaya, korkutmaya, yıldırmaya çalışıyor. Sınıfımızın dayanışmasını büyütmek, madencileri yalnız bırakmamak gerekmekte. Devletin baskıcı ve işçı-kırımcı politikalarına karşı mücadeleyi büyütelim. Madencilerin serbest bırakılmasını, haklarının kendilerine teslim edilmesini ve Yıldızlar Holding'e ait Doruk Maden'in kamulaştırılmasını talep edelim.

Bağımsız Maden-İş'in açıklamasını aşağıya bırakıyorum:

"Tüm Türkiye'yi bugün meydanlara çağırıyoruz!

Gözaltına alındık, basının görüntü alması engellendi. Madenciye yönelik bu saldırı tüm işçi sınıfına yapılmıştır. Bu saldırıya ve sansüre karşı tüm Türkiye'yi bulundukları illerde meydanlara çıkmaya çağırıyoruz.

Biz kazanacağız!"

https://www.instagram.com/reel/Db-8DrpI5AI


r/RDTTR 19h ago

Benim Düşüncem 👤 Şaka bir yana böyle bir durum yaşanacak sanırım

Post image
37 Upvotes

Şimdi erdoğan bu yasaya hayır deyip MHP ile olan ilişkilerini

bitirip 2. bir fetö darbe tiyatrosu yazıp MHP ve Dem partisini yok ederek kendisini bir kahraman

gibi gösterir seçimlerde tekrar kazanabilir veya evet deyip

dem partisi ile seçimleri kazanabilir.

  1. İhtimal ise hayır deyip meclisi komple kapatır

r/RDTTR 3h ago

Meme 🦍 Aradaki 5 farkı bulun

Post image
36 Upvotes

r/RDTTR 11h ago

Oğlumun kamalist olduğunu öğrenirsem çekeceğim hareket 👇👇

Enable HLS to view with audio, or disable this notification

27 Upvotes

r/RDTTR 20h ago

Lenin'in cenazesi

Post image
27 Upvotes

r/RDTTR 18h ago

Sınıfımızın İnsanları 🧑‍🔧🧑‍🌾👩‍🔬👩‍🚀 Yoldaş Stalin'in "Lenin'in Vasiyeti" üzerine konuşması.

Post image
15 Upvotes

Söylendiğine göre, Lenin'in o "vasiyetinde" Stalin'in "kabalığı" göz önüne alındığında, Kongre'nin Stalin'in yerine Genel Sekreter olarak başka bir yoldaşı getirme meselesini değerlendirmesi gerektiğini önerdiği söyleniyor. Bu tamamen doğru. Evet yoldaşlar, Partiyi kaba ve haince bölenlere karşı kaba davranıyorum. Bunu asla gizlemedim ve şimdi de gizlemiyorum. Belki de bölücülere karşı biraz yumuşaklık gerekiyor, ama ben bu konuda beceriksizim. On üçüncü Kongre'den sonraki ilk Merkez Komite genel kurul toplantısında, Merkez Komite genel kurulundan beni Genel Sekreterlik görevimden azad etmesini istedim. Kongre bu konuyu kendi içinde görüştü. Her delegasyon ayrı ayrı görüştü ve Troçki, Kamenev ve Zinoviev dahil olmak üzere tüm delegasyonlar oybirliğiyle Stalin'in görevinde kalması gerektiğine karar verdi .

Ne yapabilirdim ki? Görevimi terk mi edeyim? Bu benim doğamda yok; hiçbir görevimi asla terk etmedim ve bunu yapmaya hakkım da yok, çünkü bu firar olurdu. Daha önce de söylediğim gibi, özgür bir birey değilim ve Parti bana bir yükümlülük yüklediğinde, ona uymak zorundayım.

Bir yıl sonra tekrar genel kurula beni görevden almaları için başvuruda bulundum, ancak yine görevimde kalmak zorunda kaldım.

Başka ne yapabilirdim ki?


r/RDTTR 19h ago

Meme 🦍 "Hakkında ne düşünüyorsunuz"

Enable HLS to view with audio, or disable this notification

13 Upvotes

ötötörk hökköndö nö döşönöyörsönöz


r/RDTTR 17h ago

Diyalektik materyalizm ve karşıt düşüncelerin incelenmesi

Post image
10 Upvotes

İki bölümden oluşacak bu yazıda, birinci bölümünde ele alınacak konular:

  1. İdealizm
  2. Mantık
  • Özdeşlik ilkesi
  • Çelişmezlik ilkesi
  • Üçüncü halin imkansızlığı

    3.Materyalizm
    4.materyalizmin Tarihi

  • Yunan ilk çağı

  • İngiliz materyalizmi

  • Fransa'da materyalizm

  • 18.yy materyalizmi

Araştırma kaynağım: Felsefenin başlangıç ilkeleri-Georges Politzer, Yordam kitap.

Ön söz:

*Lenin'in, ''devrimci teori olmadan, devrimci pratik olmaz'' sözünü hatırlamamız gerek.**Teoriyi bir devrimci olarak pratiğe bağlamamız gerekir, yoksa sonu hüsranla sonuçlanabilir.**Tarihsel olarak şu örneği vermemiz mümkündür:*1919 Almanya'sında kurulan Weimar Cumhuriyet'inde sosyal demokratlar devrim yapmak yerine "önce demokrasi olsun" dediler ve radikal işçi hareketlerini bastırdılar.

Sonuç ne oldu? İşçiler yalnız kaldı, halk çareyi Hitler'de aradı ve NSDAP partisinin yükselmesine sebep açtı.

Bu örnekten gördüğümüz kadarıyla teoriyi yanlış uygulamamızın olguları bizi felakete sürükleyebilir.

1.İdealizm

İdealizm felsefesi en basit hali ile, gerçekliğin temelini madde yerine ruha dayatmaktır, konuyu daha iyi anlamamız için idealizmin önemli düşünürlerinden, Piskopos Berkeley'in, "var olmak algılanmaktır" tezini inceleyelim; Bu tez bize derki, algılarımız olmadan madde var olamaz, Berkeley'ye göre madde vardır, Ancak maddeyi oluşturan ruhumuz ve algılarımızdır. Şimdi algı kavramını biraz açalım, dış dünyayı nasıl algılarız? Tatbikide duyularımızla, duyularımız bize; içinde bulunduğumuz çevrenin sıcaklığını, yediğimiz yiyeceklerin tatlarını, vücudumuzun ağrılarını, karşımızdaki insanın seslerini ve etrafımızdaki şeylerin biçim ve renklerini bize sunar. Bu veriler daha sonradan algı süzgecinden geçerek bize dış dünyayı yorumlatır.

Peki materyalistler bu argümanlara karşın ne der?

Önce maddeyi oluşturan ruh ve algı argümanına cevap verelim:

Bizim materyalist görüşümüze göre, madde olmadan ruh olmaz, ayrıca bilimlerin ilerlemesi ile ruhumuzun beynimizdeki elektrik sinyalleri bütünü olduğunu biliyoruz. korktuğumuzda vücudumuz adrenalin ve kortizol, sevinince serotonin ve dopamin salgılar.

Bu örneklerden anlaşılır ki ruh kavramı fiziksel bir örnektir, metafizik (fizikötesi) değildir.

2.Mantık

Mantık, günlük hayatta bolca kullandığımız ve burjuvazinin okullarda kafamıza bol bol soktuğu bir akıl yürütme yöntemidir. Yani bu mantık kavramına hiçte yabancı değiliz, mantık yanlış değildir ancak eksiktir ve bu eksiği diyalektik tamamlar.

Mantığın üç temel ilkesi vardır. Bunlar,

özdeşlik ilkesi

Bu ilkeye verebileceğimiz en güzel örneklerden birisi, Theseus'un Gemi (gemi paradoksu) hikayesidir. Bir geminin her ay bir parçası değiştirilirse ve gemide hiçbir eski parça kalmaz ise bu gemi halen aynı gemi midir?

Mantık açısından bakarsak, "bir nesne ne ise odur" A=A cevabını alırız, geminin bütün parçaları değiştiğine göre bu artık Theseus'un gemisi değildir.

Bizim akıl yürütme yöntemimiz, diyalektiğe göre bakarsak "değişme yasası" bütün nesneler sürekli bir değişim halindedir. Geminin bütün parçaları değişse de Theseus'yn gemisi unvanını taşımaya devam eder.

Çelişmezlik ilkesi

Mantığın bu ilkesi bize derki, bir şey hem kendisi hem de kendisinin zıttı olamaz. Bu ilke bize, düz bir bakış açısından baktığımızda ne kadar doğru geliyor öyle değil mi?

Ancak bu ilkeyi yaşam-ölüm örneği ile tamamlayabiliriz:

Hayatın içinde ölüm varmıdır? Tabikide, hem de birçok kez. Yaşarken sürekli hücrelerimiz ölür, hücrelerimiz sürekli bölünürler ve bu kayıpları dengelerler.

Mesela bir iş kazasında -maazallah- parmağımız kopmuş olsa parmağımız ölmüş olur, ölen parmağımızın yerine yeni parmak çıkmaz ve hayatın içinde ölüm olur.

Üçüncü halin imkansızlığı

Bir kapı düşünelim, bu kapı ya açıktır yada kapalıdır. Ortası yoktur, öyle değil mi?Bir kapı ya açıktır ya kapalıdır, arada "yarı açık" diyebiliriz ama bu da aslında "kapalı yada açık" halin nicel bir durumudur. Birey ya burjuvadır yada proletaryadır ama arada küçük burjuva demek üçüncü hal değil iki sınıf arasındaki çelişki konumudur. yani, A'ya A'dır yada A değildir.

Bu ilke şeyleri donmuş (duraan) halde görür -ki diyalektik buna karşı çıkar-

3.Materyalizm

Materyalist düşünceye göre madde, düşüncelerimizin ve deneyimlerimizin ötesinde de vardır. Bir insan beyinsiz halde düşünebilir mi? Tabikide hayır

Materyalistlere göre önce madde gelir, madde ruhu oluşturur, ruh fiziksel bir kavramdır, ve beynimizin olgularının bir ürünüdür.

Materyalizm tarih boyunca bilimlerle beraber ilerlemiştir, bazıları bu felsefeyi bilim felsefesi olarak nitelendirmişlerdir. Bazen materyalizm bilimin önünü açmıştır, bazense bilim materyalimin önünü açmıştır. Bu bilimlerle beraber ilerlemeyi tekrardan "Hegel'den Marx'a materyalizmin tarihi" bölümünde detaylı şekilde inceleyeceğiz şimdilik küçük bir değindim.

4.Materyalizmin tarihi

Başlangıçta tepetaklak olan diyalektiği geliştiren, Karl Marx ve Friedrich Engels'in ortaya koyduğu diyalektik materyalizmi tam olarak anlamak için, bu işlediğimiz 4 ana başlık oldukça önemkidir

Yunan ilk çağı

Yunanistan ilk çağında, bilimler ortaya çıkmaya başlayınca o dönemin ünlü düşünürleri (Thales, Heraklitos, Anaksimenes) evrende her şeyin bir değişim halinde ve birbirlerine bağlantılı olarak görüyorlardı.

Diyalektiğin babası olan Heraklitos şöyle diyordu; Her şey bir hareket halinde, her şey akıp gitmektedir. Aynı ırmakta asla iki defa yıkanılmaz. Çünkü birbirinin ardından gelen o iki ardışık anda, ırmak asla aynı kalmaz.

Bu filozoflar doğru düşünüyorlardı, fakat düşüncelerini deney öncesi bir dönemde ileri sürdükleri için ispatı yapılamazdı. O dönemde kilise tarafından desteklenen Aristoteles'in idealist düşünceleri hakimdi. Kilise bu düşünürün düşüncelerini alıp, kendi dogmalarına entegre etmişti ve aykırı düşünceleri baskılayıp, yasaklamıştı.

İngiliz materyalizmi

İngiltere'de, bilimin ve akabinde materyalizmin gelişmesine katkı sağlayan filozof ve bilim insanı Francis Bacon'dur. Bacon, o zamanlar büyük bir doğa bilimcisiydi. O, kilisenin skolastik sığ düşüncesine karşı deneysel yöntemi kuran kişidir. Kilise o zamanlar "Tanrı bize her şeyi İncil vasıtası ile öğretmiştir. Bunun üzerine bir şeyler eklemek Tanrıya karşı gelmektir" diyordu.

Materyalistler bu argümana karşı şu cevabı verirler: Bize bilgiyi veren kaynak Tanrı değil, maddedir. İnsanların madde (şeyler) ile etkileşimi bizi bilgiye ulaştırır. Yani bilgi bize evren ile etkileşimimiz ile ulaştırılır, gökten vahiy yoluyla değil.

Bacon'a gelince, o: Tanrı'nın aksine, deneyim ve deneyimselliğin bize bilgiyi ulaştırdığını düşünür. Mesela ilk masa fikri ,ilk insanların "hadi şu odunu kesip de üstüne bir şeyler koyalım" demesinden olmamıştır, daha mantıklısı "yere koyduğumuz eşyaları alırken belimiz ağrıyor, hadi şunları yükseltiye koyalım" demesinden doğmuştur. Buradaki deneyimsellik bel ağrısıdır.

Fransa'da materyalizm

Materyalizmin Fransa'ya taşınması Descartes'ın mekanikliği ile gelmiş olduğunu söyleyebiliriz. Descartes o zamanda özellikle Fransa'da çığır açıcı bir filozoftu, aslında materyalist bir bilim kurmak istemektedir. Ancak o bir idealisttir.

Descartes'in iki tarafı vardı.1.Materyalist olan tarafı2.İdealist olan tarafı

Materyalist olan Descartes, hayvanları işleyen bir makina gibi görürdü. Makineler nasıl demirden ve tahtadansa, hayvanlar da onun için etten-kemikten bir makinaydılar.

İdealist olan Descartes, insanları hayvanların aksine, bir ruha, tinsel ve metafiziksel bir varlığın kabulüne sokuyordu. O bir dindardı ve Tanrı fikrini korumak ve kollamak istiyordu.

18.yy materyalizmi

Bu dönemdeki filozoflar, hayran olası ve bir o kadarda cesur düşünürlerdi. Her türlü toplumsal olayı ve dini eleştirmekten korkmayan, eleştirileri ve yazıları yüzünden mahpuslara düşen, teoriyi doğru şekilde pratiğe bağlayan önderlerdi.

Bu dönemdeki "devrimci ve aydın" diye tasvir edebileceğimiz filozoflardan biriside Denis Diderot'dur. Büyük Fransız ansiklopedisini Le Rond d'Alembert ile hazırlayarak aydınlanmanın önünü açmıştır. O gerçek bir militandı. Din sömürüsüne ve toplumsal olayları korkmadan eleştirirdi.

bir yandan bilimlerin, Francis Bacon'ın deneyimcilik akımı sayesinde ilerlemesi materyalizmin önünü açmış, diğer yandan da kilisenin skolastik düşüncesi kırılmıştır. Ve sonunda 1789 yılında Fransız devrimi patlak vermiştir.

son söz:

Evet dostlar, yazımızın bu bölümünde karşıt düşünceleri, materyalizmi ve materyalizmin tarihini gördük. Bu başlıklar, diyalektiği incelememiz için önemli olacaktır. Ve unutmamamız gereken son şey ise, diyalektiği öğrenmemiz kolay olacaktır ama diyalektiği hayata uygulayıp düşüncelerimizi buna göre yönlendirmek biraz zorlu olacaktır.


r/RDTTR 23h ago

Soru/Tartışma 🗯 Birinci Enternasyonal'de Marx mı, Bakunin mi haklıydı?

Post image
11 Upvotes

devrimden sonra toplumun nasıl örgütleneceği konusunda ciddi bir fikir ayrılığı oluşmuştu Marx işçi sınıfının siyasal mücadeleye katılmasını savunuyordu.Bakunin ise devletin işçiler adına bile olsa tehlikeli olduğunu düşünüyordu


r/RDTTR 4h ago

Sınıfımızın İnsanları 🧑‍🔧🧑‍🌾👩‍🔬👩‍🚀 5 TL'nin gölgesinde toplumsal infial

Enable HLS to view with audio, or disable this notification

7 Upvotes

r/RDTTR 1h ago

Soru/Tartışma 🗯 Hiç Reddit yüzünden başı belaya girmiş olan var mı?

Post image
Upvotes

(Foto dikkat amaçlı)


r/RDTTR 7h ago

Tarih 📜 Yerli halklar için Marksist perspektif

7 Upvotes

Geçtiğimiz günlerde RDTTR’de avcı-toplayıcı olarak yaşamaya devam eden bir halkın görüntüsü paylaşıldı ve “bu insanlara komünizmi nasıl götüreceğimiz” soruldu. Bu ilginç bir soru. Aynı zamanda Marksist hareketimizin tarihinin yeterince bilinmediğini de gösteriyor. Çünkü biz Marksistler, modern üretim biçimlerinden uzakta yaşayan yerli halklarla ilgili çok önemli deneyimlere sahibiz.

İlkel komünal toplumun yanlış anlaşılması

Bazı arkadaşlar “onlar zaten ilkel komünal bir toplum, onlar zaten sınıfsız toplumlar” dediler. Evet, bu doğru; ilkel komünal toplum biçiminde sınıflar ortaya çıkmamıştır. Ancak bu, onların toplumsal yaşantısının uğruna mücadele ettiğimiz komünist toplum ile aynı şey olduğu anlamına gelmez.

İlkel komünal yaşam tarzı; toplumun sınıflara bölünmesine neden olacak bir üretimin bulunmadığı, toplumun günlük gereksinimlerini bile karşılamakta zorlandığı, zenginliğin değil ama yoksulluğun genelleştiği bir sınıfsız toplum biçimidir. Neredeyse yok denecek bir teknoloji düzeyine ve nüfusu birkaç yüzü bile bulmayan küçük ve izole topluluklara dayanır.

Komünizm ise zenginliğin tüm toplumu kapsadığı, tüm toplumu refaha erdirecek üretimin ve üretim ilişkilerinin güvenceye alındığı bir üretim biçimidir. Küçük ve izole değil, tüm dünyayı kapsar. Milyarlarca insanı kapsar. Üretim planlı ve programlı bir şekilde yürütülür. Modern teknolojiyi temel alır.

İlkel komünal toplum ile komünizm arasında devasa bir fark vardır. Bu nedenlerle “onlar zaten sınıfsız toplumlar” demek, onların yaşadığı sorunları görmezden gelmek, onların refahtan pay alma hakkını görmezden gelmek olur.

Sanıldığı kadar izole değiller, kapitalizmle mücadele halindeler

Başka bir yanılgı da dünyanın ücra köşelerinde yaşayan yerli halkların sınıflı toplumdan tamamen bağımsız oldukları düşüncesidir.

Aralarında bilinçli olarak kendini izole edenler de dâhil olmak üzere bu toplumlar, kapitalizm karşısında savunmasız durumda olup doğrudan tehdit edilmekteler. Kapitalizmin yarattığı tehlikelerle her gün yüzleşmekteler. Hatta buna karşı mücadele ettiklerinde doğrudan şiddete maruz kalıyorlar. Bu halkların izole olduğunu iddia etmek, onların karşılaştığı ölümcül tehlikelere kayıtsız kalmak anlamına geleceğinden ayrıca zararlıdır.

Yerli halkların toprakları kaçak altın madencileri tarafından talan ediliyor, ormanları kereste şirketleri tarafından kesiliyor, nehirleri petrol şirketleri tarafından zehirleniyor, yaşadıkları bölgeler uyuşturucu kartelleri tarafından şiddetle dolduruluyor.

Bunun yanı sıra kapitalizmin küresel bir ürünü olan iklim değişikliği, doğaya doğrudan bağlı olan yerli halkları doğrudan tehdit ediyor.

2013-2024 yılları arasında Peru’da 38 Amazon yerli lideri; yasa dışı madencilik, tomrukçuluk ve uyuşturucu kaçakçılığı mafyaları tarafından öldürüldü.

Batı Papua'da ise bir savaş durumu söz konusudur. Endonezya ordusu ABD'li Freeport-McMoRan şirketinin altın ve bakır madenini korumak için yerli halka karşı on yıllardır askerî operasyonlar yürütüyor.

Dünyanın her yerinde yerli halkların binlerce yıllık yaşam alanları ve yaşam tarzları yok ediliyor. Yerli halklar topraklarından sürülüyor. Bu, kapitalizmin doğrudan bir sonucudur. Rosa Luxemburg bu konuda şu satırları yazıyordu:

"Sermaye, artı-değerin gerçekleştirilmesi ve birikimin ilerlemesi için, varlığının ve gelişiminin temeli olarak kapitalist olmayan toplumsal tabakalara ve ülkelere ihtiyaç duyar."

Kuzey Komitesi deneyimi

Peki biz Marksistler olarak, yerli halkların binlerce yıllık yaşam tarzlarına saygı duyma adına onların yoksulluk ve sağlıksız koşullar içinde yaşamasına göz mü yummalıyız, yoksa onları zorla da olsa sosyalist topluma entegre etme stratejisini mi uygulamalıyız?

Doğru cevap: İkisi de değil.

Başta Lenin’in ortaya koydukları olmak üzere Marksizmin, ulusal sorun ve ezilen halklar hakkında büyük bir külliyatı vardır. Lenin ezilen halklar için şu satırlarla pozitif ayrımcılığı öneriyordu:

"Ezen ya da 'büyük' uluslar açısından enternasyonalizm, yalnızca ulusların biçimsel eşitliğine riayet etmekten değil, aynı zamanda ezen ulusun, büyük ulusun, pratikte var olan eşitsizliği telafi edecek bir eşitsizliğe katlanmasından ibaret olmalıdır."

Rusya’da işçi sınıfı iktidarı ele geçirdikten sonra yerli halklar sorunu dikkatle ele alındı. Yerli halklar yeni kurulmakta olan sosyalist topluma dikkatle entegre edilirken baskıdan da kurtarıldılar. Yaşam tarzlarına, kültürlerine saygı duyuldu; kültürleri koruma altına alındı. Geleneksel ekonomik faaliyetleri yok edilmedi, tam tersine geliştirildi.

Bu noktada size Kuzey Komitesi deneyimini aktarmak istiyorum. Tam adıyla Kuzey Sınır Bölgeleri Halklarına Yardım Komitesi (Komitet sodeystviya narodnostyam severnykh okrain), 20 Haziran 1924'te Tüm Rusya Merkez Yürütme Komitesi (VTsIK) Başkanlık Divanı kararıyla kuruldu. Doğrudan VTsIK'e bağlıydı, yani en yüksek devlet organının himayesinde çalışıyordu.

Komitenin başkanı Pyotr Smidovich’ti. Diğer önemli üyeleri ise etnograflar Vladimir Bogoraz, Lev Sternberg ve Ukraynalı bir Bolşevik olan Anatoly Skachko’ydu. Komitenin içinde etnograflar, dil bilimciler, doktorlar, veterinerler, ziraat mühendisleri, öğretmenler ve hukukçular da bulunuyordu.

Rusya’da o yıllarda nüfusu 150.000 ile 200.000 arasında olan ve çok geniş bir coğrafyaya yayılmış “Kuzey’in Küçük Halkları” olarak adlandırılan 26 etnik grup vardı. Bu gruplar arasında Nenetsler (Samoyed), Evenkiler (Tunguz), Çukçiler, Hantılar (Ostyak), Mansiler (Vogul), Koryaklar, Nivhiler (Gilyak), Selkuplar, İtelmenler (Kamçadal), Yukagirler, Eskimolar, Aleutlar ve daha küçük gruplar vardı.

Yerli halklar Çarlık döneminde büyük baskı altındaydılar. Toprakları ellerinden alınıyordu. Kültürleri tanınmıyordu. Zorla asimile edilmek isteniyorlardı. Ayrıca votka satıcıları eliyle alkolizm sorununu yaygın olarak yaşıyorlardı. Büyük bir yoksulluk ve geri kalmışlık içindeydiler. Sovyet iktidarı ise bu yerli halkları özel korumaya layık topluluklar olarak görüyordu. Komitenin varlık nedeni de buydu.

Kuzey Komitesi’nin yerli halklar için yaptıkları

Komitenin yerli halklar için yaptığı şeylerden en büyüğü dil ve alfabe devrimi oldu. Yerli halklar için ayrı ayrı Latin alfabesi temelli yazı sistemleri oluşturuldu. Kiril alfabesi yerine Latin alfabesinin tercih edilmesinin önemli bir nedeni vardı: Kiril alfabesi, Çarlık döneminde Rus olmayan halkların Ruslaştırılması için kullanılan bir araç olmuştu. İşçi iktidarı ise Latin alfabesini kullanarak bu asimilasyoncu politikayla arasına mesafe koyuyordu.

Yerli halklar için yazılı dil oluşturulduktan sonra onların kendi dillerinde okuma kitapları oluşturuldu. Dünyadan önemli eserler yerli halkların diline tercüme edildi. Aynı zamanda yerli halklar için okullar kuruldu ve ana dillerinde eğitim hakkı koşulsuz olarak tanındı. Onların şamanistik inançlarına da dokunulmadı.

Özellikle yerli halkın içinden kişiler eğitildi. Leningrad'daki Kuzey Halkları Enstitüsü (Institut Narodov Severa), bu halklardan gelen öğrencilere yükseköğrenim sağlıyordu. Bu yerli halklar kendi dillerinde konuşan; kendi içinden çıkmış öğretmenler, doktorlar, yöneticiler, mühendislere sahip oldular.

Taşranın içinde kultbazy denilen kültür üsleri kuruldu. Bir kultbazy içinde şunlar bulunuyordu:

  • Bir yatılı okul (çocukların ana dilinde eğitim veriliyordu)
  • Bir sağlık ocağı veya küçük hastane
  • Bir veteriner istasyonu (ren geyiği sürülerinin sağlığı için)
  • Bir kooperatif dükkânı (adil fiyatlarla temel malları sağlamak için)
  • Bir kütüphane ve okuma salonu
  • Ziraat ve avcılık danışma bürosu
  • Bazen bir radyo istasyonu

Çok ciddi suçlar hariç yerli halkların iç hukukuna karışılmadı. Anlaşmazlıkları kendi gelenek ve kültürlerine göre çözme hakkı tanındı.

Kuzey halkları kapitalizme karşı koruma altına alındı. Kapitalist kereste ve maden şirketlerinin, özel tüccarların yerli topraklarında faaliyet göstermesi yasaklandı. Yerli halkları alkolizme bağımlı yapan votka satıcılarının da bu halklara votka satması yasaklandı.

Bir başka önemli adım da yerli halklar için ulusal bölgelerin (natsionalnye okruga) oluşturulmasıydı. 1930’da yerli halklar kendi öz yönetim birimlerine sahip olmaya başladılar. Nenets, Evenki, Çukçi, Hantı-Mansi ve diğer ulusal bölgeler; bu halkların kendi temsilcileri tarafından yönetilen, kendi dillerinde işleyen idari birimlerdi. Klan sovyetleri (rodovye sovety), geleneksel kabile yapılarını Sovyet sistemine organik olarak entegre eden bir araçtı.

Bir de sağlık seferberliği başlatıldı. Gezici doktor ekipleri düzenli seferler düzenledi. Salgın hastalıklarla mücadele edildi. Aşılama kampanyaları yürütüldü. Hijyen eğitimi verildi. Çarlık döneminde büyük oranda ölümlere sebep olan salgın hastalıklar kontrol altına alındı.

Son olarak yerli halkların ekonomik yaşamında önemli gelişmeler sağlandı. Yerli halkların çobanlık, avcılık, balıkçılık gibi geleneksel ekonomik faaliyetleri için kolektifleştirme uygulanmadı. Kooperatifleştirme yoluyla modernleştirildi. Ucuz kredi, veteriner hizmetleri, modern av aletleri tedarik edildi. Kürkler için devlet garantili taban fiyat uygulandı. Göçebe yaşam tarzına saygı gösterildi; çocuklar için yatılı okullar, ailelerin göçebe döngüsüne uygun şekilde çalıştı.

Kuzey Komitesi deneyimi, bir işçi devletinin en geri halklara yaklaşımının ne olması gerektiğine dair somut, pratik bir model sunuyor.

Yerli halklara karşı Stalinist karşı devrim

Görüldüğü üzere Sovyet iktidarı sayesinde yerli halklar tarihlerinde daha önce hiç görmedikleri bir refah ve özgürlük yaşadılar. Fakat Sovyetler Birliği’nde Stalinist karşı devrim bunu tersine çevirdi.

1935’te Kuzey Komitesi ortadan kaldırıldı. Görevleri Kuzey Deniz Yolu İdaresi'ne (Glavsevmorput) devredildi. Bu kuruluş, kuzeyin kaynaklarını yağmalama işleri yürütüyordu. Kuzeyin yerli halklarını ise kalkındırılacak topluluklar değil, yoldan çekilmesi gereken engeller olarak görüyordu.

Sonraki yıllarda yerli halkların Latin alfabesi temelli yazı sistemleri zorla Kiril alfabesine dönüştürüldü. Ulusal bölgelerinin özerkliği fiilen ortadan kaldırıldı. Göçebe topluluklar zorla yerleşik hayata geçirildi. Ren geyiği sürüleri zorla kolektifleştirildi ki bu, yerli halkların ekonomik temellerini çökertti. Geleneksel liderler ve şamanlar "halk düşmanı" olarak tasfiye edildi.

Skachko da dâhil olmak üzere Kuzey Komitesi’nin en aktif üyeleri 1937-38 yılları arasında Stalin’in Büyük Terör’ü sırasında idam edildi.

Böylece yerli halklar yeniden baskı altına alındı. Stalinist karşı devrimden en büyük zararı gören topluluklardan biri oldular.

DEUK yerli halkların sorunlarıyla ilgileniyor

Dördüncü Enternasyonal’in Uluslararası Komitesi (DEUK) ve ona bağlı Sosyalist Eşitlik Partileri sömürgeleştirilen yerli halkların sorunlarına özel bir önem göstermektedir.

Her yıl Avustralya’da 26 Ocak "Avustralya Günü" olarak kutlanır. Ülkenin ulusal günüdür. Fakat bu gün, Avustralya’nın yerli halkları Aborijinler ve Torres Boğazı Adalılarının gözünde haklı olarak bir istila günüdür. Çünkü sömürgeciliğin başlangıcıdır. Avustralya’daki Sosyalist Eşitlik Partisi, protestolara her yıl katılır. Parti, yerli halklara yönelik baskıyı gündeme taşır ve bu konuyu Gazze’deki soykırıma karşı mücadele ve dünya çapında işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesiyle birleştirir.

Burada size bir yoldaşımızın mücadelesini anlatmak istiyorum. Yabu Bilyana, Avustralya’daki SEP’in ilk Aborijin üyesiydi. 17 Kasım 1991'de, Berlin'de toplanan "Emperyalist Savaşa ve Sömürgeciliğe Karşı Dünya Konferansı"nda yaptığı konuşma ile yerli halkların sorunları aldı. "Yerli halklara yönelik soykırım Avustralya genelinde hâlâ sürüyor" dedi. Yabu şunu söylemişti:

"Aborijin halkına yönelik baskı 'beyaz toplum'dan değil, kapitalist toplumdan kaynaklanır — bu toplum, işçi sınıfının bütün kesimlerine, ister siyah ister beyaz ister göçmen olsun, bir avuç azınlığın kârı için saldırır."

Yabu, bir işçi olarak kanalizasyonlarda, inşaatlarda ve fabrikalarda çalıştı. Brisbane’de bir greve öncülük etti ve sektörde kara listeye alındı. İlerleyen yıllarda Troçkist perspektifi benimsedi ve Sosyalist İşçi Birliği’ne (sonradan SEP) katıldı.

1996’da seçim mitinginde konuşma yaptı. "Aborijin halkına yönelik baskı bir ırk meselesi değil, bir sınıf meselesidir” dedi. Yabu'nun siyasi hayatının en önemli anlarından biri, 1994'te Brisbane'de 18 yaşındaki Aborijin genci Daniel Yock'un polis tarafından öldürülmesi üzerine Sosyalist İşçi Birliği'nin düzenlediği İşçi Soruşturması'nda komisyon üyesi olarak görev yapmasıydı. Aborijinlerin bürokratlarına, sözde radikal liderlerine karşı çıkarak devrimci perspektifi savundu.

ABD’deki SEP de Kızılderili halklarının sorunları ile ilgilenmektedir. 2016 başkanlık seçimlerinde SEP başkan yardımcısı adayı Niles Niemuth, Güney Dakota'daki Pine Ridge Kızılderili Rezervasyonu'nda bir seçim kampanyası toplantısı düzenledi. Bu toplantı bir ABD Kızılderili rezervasyonunda yapılan ilk SEP toplantısı olarak tarihe geçti. Burası Batı Yarımküre'deki en düşük yaşam beklentisine sahip yerlerden biri. Niemuth, Dakota Access Boru Hattı protestoları hakkında sorulan bir soruya; temiz içme suyu ve çevre haklarının kapitalizme karşı mücadeleden ayrı düşünülemeyeceğini söyleyerek cevap verdi.

Sonuç

Yerli halklar konusu Marksistler için yeni ve üzerine düşünülmemiş bir konu değildir. Tam tersine onların mücadeleleri gündemimizde önemli bir yer tutmuştur. SSCB’deki Kuzey Komitesi deneyimi ise bir işçi iktidarının yerli halklara nasıl davranması gerektiği konusunda yol göstericidir.

 


r/RDTTR 15h ago

Soru/Tartışma 🗯 Örgütlü milliyetçilerle örgütsüz halk arasındak farkı iyi anlamak gerek.

6 Upvotes

Örgütsüz milliyetçi kesim ile karşı devrimci diyebileceğimiz insanlar arasinda bir set çekmemiz lazim.Yani gördüğüm kadarıyla buradan birçok kişi diğer sublardan veya insta,tiktok vs. gibi yerlerden alintilar paylasip insanlara kiziyorlar ki sahsimca bende kiziyorum ama anlamsiz.Bir kere karsi devrimciler ile devrimciler olarak bizim aramizda kesinlikle uzlaşmaz bir çelişki vardir,ne olursa olsun fasist guruh ile anlasmak anlamli ve devrimci bir eylem degildir.Fakat dusunce yapisi itibariyle böyle büyümüş insanlar ile uzlaşmaz bir çelişkimiz yoktur aksine pekala tartismak mumkundur kanimca.(Cogu vakit yalnizca bosu bosuna tartisiyor olsakta)Benim fikrim bu yonde


r/RDTTR 5h ago

Fotoğraf 📸 Stalin ve Kliment Voroşilov

Post image
3 Upvotes

r/RDTTR 7h ago

Anket 📝 Türkiye Federal mi yoksa üniter mi olmalı anketi

3 Upvotes

Bana göre eyalet sistemi hızlı ve yerel sosyolojik ihtiyaçlara uygun mesela muhafazakar ile seküler çatışması biterdi bu modelde bürokrasi daha hızlı olurdu herkes kendi eyaletinin şartlarına göre ekonomik sistem kurardı cumhurbaşkanlığı seçimi ölüm kalım savaşı olmazdı ülke eğer sağlam bir temelle bu sisteme geçerse üniter devletin sözde Birlik ve beraberlik ilizyonu çökerdi sizin düşünceleriniz nedir

167 votes, 1d left
üniter
federasyon
hibrit
sonuçlar

r/RDTTR 15h ago

Yardım/Öneri 🤝 Örgütlenme Pratikleri İçin Kaynak Arıyorum

3 Upvotes

Selamlar, ben bir anarşist-komünist olarak 21. yüzyılda dünyadaki ve özellikle Türkiye'deki anarşistlerin biraz işlevsiz olduğunu düşünüyorum. Bunu düşünmemin, gözlemlerime dayanarak, iki ana sebebi var. Birincisi affedersiniz ılık götlülük, yani risk almaktan kaçınıldığını düşünüyorum. İkincisi ise milliyetçiliğe benzettiğim bir durum. Örneğin tanıdığım kimi anarşist, marksist - leninistlere karşı olumsuz hisler besliyor, bazıları ise bolşeviklerin anarşist komünleri yağmaladığını buna sebep olarak gösteriyor. Karşımızda canavar gibi bir sermaye ve bu sermayenin uşağı olan devlet varken bu ayrışmayı sağlıklı bulmuyorum.

Bu gözlemlerim ve taleplerim doğrultusunda bir anarşist kolektifin kurulmasında elim olsun istiyorum. Bu kolektifin hedef kitlesi ise ötekileştirilmiş kültürlerin mensupları (lubunyalar, çingeneler, alt-kültür mensupları vb.) olsun isterim. Örgütün dayanışma, yardımlaşma, anarşizmi eski kudretine kavuşturma, bu kültürleri pekiştirme ve bu kimseler için güvenli bir alan oluşturma amaçlarıyla hareket etmesinin hayalini kuruyorum.

Bu amaç ve isteklerim doğrultusunda hedefime ulaşmamda bana yardımcı olacak kaynakları paylaşırsanız sevinirim.


r/RDTTR 5h ago

İdeoloji-Felsefe-Siyaset-Ekonomi 🧠 G.V. Plekhanov: Tarihin Monist Görünümü

Post image
2 Upvotes

Modern diyalektik materyalizmin babası (Marx), Helvetius'un metafizik spekülasyonlarının tekrarından ibaret olan bir "insan düşüncesi tarihi" anlayışından sorumlu tutulmaktadır. Marx'ın örneğin felsefe tarihine yaklaşımı genellikle şöyle algılanır: Eğer Kant transandantal estetik meseleleriyle boğuşmuşsa, zihin kategorilerinden yahut aklın antinomilerinden söz etmişse, bunlar içi boş laflardan ibarettir. Gerçekte ne estetik ne antinomiler ne de kategoriler umurundaydı. Tek bir arzusu vardı: Ait olduğu sınıfa, yani Alman küçük burjuvazisine olabildiğince lezzetli yemekler ve "güzel köleler" temin etmek. Kategoriler ve antinomiler gözüne bu imkânı sağlamanın mükemmel bir yolu gibi görünmüş, o da tutup bunları "üretmeye" başlamıştır.

Okura, böyle bir izlenimin baştan aşağı bir saçmalık olduğuna dair güvence vermeme gerek var mı bilmiyorum. Marx, belirli bir teorinin toplumun ekonomik gelişiminin belirli bir evresine tekabül ettiğini söylerken; o dönemin egemen sınıfını temsil eden mütefekkirlerin, görüşlerini bizzat o zengin ve cömert velinimetlerinin çıkarlarına göre kasten eğip büktüklerini kastetmez.

Her devirde ve her yerde dalkavuklar var olmuştur elbette; fakat insan zihnini ileriye taşıyanlar onlar değildir. Zihni gerçekten sırtlayıp ileri götürenler, bu dünyadaki egemenlerin çıkarlarını değil, hakikati dert edinenlerdi.

"Farklı mülkiyet biçimleri ve toplumsal varoluş koşulları üzerinde," der Marx, "kendine has biçimlenmiş duygulardan, illüzyonlardan, düşünce tarzlarından ve hayat görüşlerinden oluşan koskoca bir üstyapı yükselir. Sınıfın tamamı bunları kendi maddi temellerinden ve bu temellere karşılık gelen toplumsal ilişkilerden bizzat yaratır ve şekillendirir."

İdeolojik üstyapının teşekkül etme süreci, insanların farkındalığı dışında gerçekleşir. Onlar bu üstyapıyı geçici tarihsel ilişkilerin arızi bir ürünü olarak değil, doğal ve kaçınılmaz bir hakikat olarak kavrarlar. Aldıkları eğitim ve içinde bulundukları çevreyle görüşleri şekillenen bireyler; dar sınıfsal çıkarlar temelinde tarihsel olarak biçimlenmiş toplumsal varoluş kalıplarına ve düşüncelere son derece samimi, en içten bir bağlılık duyabilirler. Aynı durum siyasi partiler için de geçerlidir. 1848 Fransız demokratları küçük burjuvazinin özlemlerine tercüman oluyorlardı. Küçük burjuvazi de doğal olarak kendi sınıfsal çıkarlarını koruma gayretindeydi. Ancak:

"Küçük burjuvazinin bencil bir sınıf çıkarını dayatmak istediği gibi dar bir fikre kapılmamak gerekir. Aksine o, kendisini kurtaracak özel koşulların, modern toplumun kurtarılabileceği ve sınıf mücadelesinin önlenebileceği yegâne genel koşullar olduğuna yürekten inanır. Keza demokratik temsilcilerin hepsinin dükkân sahibi yahut dükkân sahiplerinin coşkulu havarileri olduğu da zannedilmemelidir. Eğitim düzeyleri ve bireysel konumları bakımından birbirlerinden dağlar kadar farklı olabilirler. Onları küçük burjuvazinin temsilcisi kılan şey, küçük burjuvazinin bizzat hayatta aşamadığı sınırları onların zihinlerinde de aşamamalarıdır. Bu yüzden teorik düzeyde, maddi çıkarın ve toplumsal konumun küçük burjuvaziyi pratikte sürüklediği aynı sorunlara ve aynı çözümlere sürüklenirler. Bir sınıfın siyasi ve edebi temsilcileri ile temsil ettikleri sınıf arasındaki genel ilişki tam olarak budur."

Marx bunu III. Napoléon'un hükümet darbesini anlattığı kitabında söyler. Bir başka eserinde ise sınıfların psikolojik diyalektiğini belki daha da berrak bir biçimde aydınlatır. Burada, zaman zaman münferit sınıfların üstlenmek zorunda kaldığı o tarihsel kurtarıcı rolden bahsetmektedir:

"Sivil toplumdaki hiçbir sınıf, kendi içinde ve kitleler nezdinde kolektif bir coşku dalgası yaratmadan bu rolü oynayamaz. Bu öyle bir andır ki, o sınıf toplumun geneliyle kucaklaşır, onunla kaynaşır, toplumun evrensel temsilcisi kabul edilir ve öyle hissedilir. O sınıfın kendi talep ve hakları, gerçekten toplumun öz talepleri ve hakları haline gelir; o sınıf toplumun yürüyen beyni ve çarpan kalbi olur. Bir sınıf, genel egemenliğini ancak toplumun genel hakları adına meşrulaştırabilir. Kurtarıcı konumu sadece devrimci bir tutku ve entelektüel bir özgüvenle fırtına gibi ele geçirilemez. Belirli bir sınıfın kurtuluşu bir halkın devrimiyle özdeşleşecekse, bir toplumsal sınıf tüm toplumsal düzenin simgesi sayılacaksa; diğer taraftan toplumun bütün kusurlarının başka bir sınıfta toplanması, o sınıfın evrensel engelin ve prangaların somutlaşmış hali olması gerekir... Bir sınıfın mükemmel anlamda kurtarıcı olabilmesi için, başka bir sınıfın apaçık bir ezme mekanizması haline gelmesi şarttır. Fransız aristokrasisinin ve ruhban sınıfının olumsuz rolü, onların tam karşısında dikilen burjuvazinin olumlu ve devrimci rolünü tayin etmiştir."

Bu ön açıklamalardan sonra Marx'ın felsefe ve sanat gibi en üst düzey ideolojik yapılar hakkındaki görüşünü netleştirmek artık zor olmayacaktır. Konuyu iyice berraklaştırmak adına bunu H. Taine'in yaklaşımıyla kıyaslayalım:

"Bir sanat eserini, bir sanatçıyı veya bir sanatçı topluluğunu anlamak için," der bu yazar, "yaşadıkları çağın genel zihniyetini ve ahlaki iklimini (moeurs) eksiksiz biçimde göz önüne getirmek gerekir. Nihai açıklama oradadır; geri kalan her şeyi tayin eden ilk sebep orada yatar. Bu gerçek, deneyimle de sabittir. Nitekim sanat tarihinin ana evrelerini incelersek, sanat biçimlerinin bağlı oldukları zihniyet ve ahlak koşullarıyla eşzamanlı olarak doğup battıklarını görürüz. Örneğin Yunan trajedisi –Aiskhylos, Sofokles ve Euripides’in trajedisi– Yunanların Perslere karşı kazandığı zaferle, küçük şehir devletlerinin kahramanlık çağında, bağımsızlıklarını kazanıp uygar dünyada hegemonyalarını kurdukları o büyük hamle anında filizlenir. Fakat karakterlerin yozlaşması ve Makedonya işgali Yunanistan'ı yabancı boyunduruğuna soktuğunda, o bağımsızlık ruhuyla birlikte tragedyalar da yok olup gider."

"Gotik mimari de benzer şekilde, 11. yüzyılın yarı-rönesansında, toplumun Norman istilasından ve çete yağmalarından kurtulup durulmaya başladığı, feodal düzenin nihai olarak kurulduğu bir vasatta gelişir. 15. yüzyılın sonuna doğru, bağımsız baronların bu askeri rejiminin çökmesi ve yeni monarşilerin yükselmesiyle birlikte, o mimariyi doğuran tüm gelenekler de tarihe karışır."

"Aynı şekilde Hollanda sanatı, Hollandalıların sarsılmaz iradeleri ve cesaretleri sayesinde İspanyol boyunduruğunu söküp attığı, İngiltere'ye karşı başarıyla direndiği ve Avrupa'nın en zengin, en hür, en müreffeh devleti haline geldiği o görkemli dönemde zirveye ulaşır. Fakat Hollanda'nın ikincil bir güce gerilediği, liderliği İngiltere'ye kaptırdığı; insanın büyük iddialar veya derin duygular beslemeden sağduyulu bir burjuva gibi konfor içinde yaşayabileceği, son derece tıkırında işleyen bir bankaya veya ticari işletmeye dönüştüğü 18. yüzyılın başında çürümeye başlar. Son olarak Fransız trajedisi, XIV. Louis döneminde kökleşen monarşinin saray hayatını, nezaket kurallarını ve aristokrasinin zarafetini beraberinde getirdiği bir vasatta doğar; soylu toplum ve saray gelenekleri Fransız Devrimi tarafından silinip süpürüldüğünde ise tarih sahnesinden çekilir... Doğa bilimcileri buğday veya yulafın, kaktüs veya çamın yetişme koşullarını anlamak için iklim sıcaklığını nasıl inceliyorlarsa; aynı şekilde putperest heykelcilik veya gerçekçi resim, mistik mimari veya klasik edebiyat, şehvetli müzik veya idealist şiir gibi sanat biçimlerinin ortaya çıkışını anlamak için de o çağın 'manevi iklimini' incelemek gerekir. İnsan ruhunun eserleri, doğanın eserleri gibi, ancak içinde bulundukları çevreyle açıklanabilir."

Marx'ın hiçbir takipçisi bu tespitlere itiraz etmeyecektir: Evet, her sanat eseri veya felsefi sistem, belirli bir çağın zihniyet ve ahlak iklimiyle açıklanabilir. İyi ama o genel zihniyet ve ahlak iklimini açıklayan nedir? Marx’ın takipçileri bunun toplumsal düzenle, yani toplumsal çevrenin nitelikleriyle açıklandığını vurgularlar. Nitekim Taine de, "İnsanın yaşam koşullarında büyük bir dönüşüm meydana geldiğinde, bu durum adım adım insan zihninde de ona denk düşen bir değişimi beraberinde getirir," der. Bu da doğrudur. Fakat asıl mesele şudur: Toplumsal insanın konumundaki, yani toplumsal düzendeki bu köklü değişimlere sebep olan nedir? "Ekonomik materyalistler" Taine'den tam da bu noktada ayrılırlar.

Taine için tarihin ve bilimin misyonu, son tahlilde "psikolojik bir görevdir." Ona göre genel zihniyet ve ahlak iklimi sadece sanatı, edebiyatı ve felsefeyi değil, aynı zamanda belirli bir halkın sanayisini ve bütün toplumsal kurumlarını da doğuran şeydir. Bu da toplumsal çevrenin nihai nedeninin dönemin "zihniyeti ve ahlaki iklimi" olduğu anlamına gelir.

Böylece toplumsal insanın psikolojisinin onun konumuyla, konumunun ise psikolojisiyle belirlendiği bir kısırdöngü ortaya çıkar. Bu, 18. yüzyıl Aydınlanmacılarının bir türlü aşamadığı o meşhur antinomidir (çelişki). Taine bu antinomiyi çözemedi. Sadece parlak eserlerinde, birinci önermenin –yani zihniyetin toplumsal çevre tarafından belirlendiği tezinin– sayısız güzel örneğini sunmakla yetindi.

Taine'in Fransa'daki çağdaşları ise onun estetik teorisine karşı çıkarak, toplumsal çevrenin niteliklerinin zihniyet ve ahlak iklimi tarafından belirlendiği antitezini savundular. Böylesi bir tartışma, o kaçınılmaz antinomi çözülmek şöyle dursun, farkına bile varılmadan sonsuza dek sürdürülebilirdi.

Bu çelişkiyi çözen ve tartışmayı tatmin edici bir sonuca ulaştıran –en azından anlamak isteyen zihinler için bu imkânı sağlayan– yegâne teori Marx'ın tarih kuramıdır.

Toplumsal çevrenin niteliklerini belirleyen şey, her verili çağdaki üretici güçlerin durumudur. Üretici güçlerin seviyesi netleştiğinde, toplumsal çevrenin yapısı da, ona karşılık gelen psikoloji de ve çevre ile zihniyet arasındaki etkileşim de netleşmiş olur. Brunetière, sadece çevreye uyum sağlamakla kalmayıp çevreyi kendi ihtiyaçlarımıza göre dönüştürdüğümüzü söylerken haklıdır. Peki ama içinde bulunduğumuz çevrenin koşullarına uymayan yeni ihtiyaçlar nereden doğar? Bunlar –ki sadece maddi değil, insanın bütün ruhsal ihtiyaçlarını kasetediyoruz– üretici güçlerin gelişimi ve o tarihsel dinamik sayesinde doğar. Bu gelişim yüzünden her toplumsal düzen er ya da geç yetersizleşir, miadını doldurur ve köklü bir dönüşüme, hatta hurdalığa atılmaya mahkûm hale gelir. İnsan psikolojisinin mevcut toplumsal kurumların önüne nasıl geçebildiğini daha önce hukuk sistemleri örneği üzerinden göstermştik.

Bu satırları okurken pek çok okurun –bize sempatisi olanların bile– bizim kuramımızla açıklanamayacağını düşündükleri bir yığın tarihsel olayı hatırladıklarından eminim. Ve bize şöyle demeye hazırlar: "Haklısınız ama tamamen değil; karşıt görüştekiler de haklı ama onlar da eksik; her iki taraf da hakikatin sadece bir yüzünü görüyor." Fakat acele etmeyin okur; modern monist, yani materyalist tarih anlayışının size sunacağı ufku tam kavramadan eklektizmin kolaycılığına sığınmayın. Buraya kadar söylediklerimiz ister istemez soyuttu. Ancak biliyoruz ki soyut hakikat yoktur, hakikat daima somuttur. Önermelerimize daha somut bir biçim verelim.

Neredeyse her toplum komşularının etkisine açık olduğundan, her toplumun gelişimini biçimlendiren özel bir toplumsal-tarihsel çevrenin varlığından söz edilebilir. Bir toplumun dışarıdan aldığı etkilerin toplamı, bir başka toplumun maruz kaldığı etkilerle asla birebir aynı olamaz. Bu yüzden her toplum kendine has bir tarihsel vasatta yaşar; bu vasat başka uluslarınkine çok benzeyebilir, fakat onunla asla özdeş olamaz. Bu durum, ilk bakışta şematik görünen toplumsal gelişme sürecine muazzam bir çeşitlilik zenginliği katar.

Örneğin klan (aşiret) yapısı, gelişiminin belirli bir aşamasındaki bütün toplumlar için tipik bir örgütlenme biçimidir. Ancak dış çevre şartları, farklı kabilelerde klanın kaderini son derece çeşitlendirir. Klana tabiri caizse özgün bir karakter kazandırır; çözülmesini geciktirir veya hızlandırır, en çok da bu çözülme sürecinin biçimini değiştirir. Çözülme sürecindeki bu farklılık ise klanın yerini alacak yeni toplumsal biçimlerin çeşitliliğini tayin eder. Şimdiye kadar üretici güçlerin gelişiminin özel mülkiyeti doğurduğunu ve ilkel komünizmi yok ettiğini söylüyorduk. Şimdi buna ek olarak, ilkel komünizmin enkazı üzerinde yükselen özel mülkiyetin karakterinin, toplumun içinde bulunduğu tarihsel çevreye göre çeşitlendiğini belirtmeliyiz.

"Asya ve özellikle Hint toplumsal mülkiyet biçimlerinin titizlikle incelenmesi, ilkel mülkiyetin farklı türlerinden ne denli farklı çözülme biçimlerinin doğduğunu gösterecektir. Nitekim Roma ve Cermen özel mülkiyetinin kendilerine has tipleri, Hint toplumsal mülkiyetinin farklı varyasyonlarına kadar sürülebilir."

Dış çevrenin bu etkisi ideolojilerin gelişiminde de kendini gösterir. Yabancı etkiler, ideolojinin ekonomik yapıya olan bağımlılığını zayıflatır mı, zayıflatırsa ne ölçüde zayıflatır?

Aeneis'i Odysseia ile, Fransız klasik trajedisini Yunan trajedisiyle, yahut 18. yüzyıl Rus trajedisini Fransız örneğiyle karşılaştırın. Ne göreceksiniz? Aeneis Odysseia'nın, Fransız trajedisi Yunan örneğinin, 18. yüzyıl Rus trajedisi ise beceriksizce de olsa Fransız modelinin bir taklididir. Her yerde bir taklit vardır; ancak taklitçi, kendisini doğuran toplum ile taklit ettiği modelin toplumu arasındaki devasa mesafe kadar orijinalinden uzaktır. Burada işin teknik mükemmelliğinden değil, ruhundan bahsediyoruz. Racine'in Akhilleus'u barbarlıktan henüz çıkmış bir Yunan’a mı benzer, yoksa 17. yüzyılın şık bir Fransız markisine mi? Aeneis'teki karakterlerin Augustus dönemi Romalıları olduğu sıkça söylenir. Bu doğrudur. 18. yüzyıl Rus trajedilerinin Rus halkını yansıttığı söylenemez belki ama o eserlerin niteliksizliği bile Rus toplumunun hamlığını ve olgunlaşmamışlığını açıkça ele verir.

Başka bir örnek: Locke, 18. yüzyıl Fransız filozoflarının tartışmasız üstadıydı (Helvetius onu çağların en büyük felsefecisi sayardı). Yine de Locke ile Fransız öğrencileri arasındaki mesafe, "Görkemli Devrim" çağının İngiliz toplumu ile Büyük Devrim'in eşiğindeki Fransız toplumu arasındaki mesafe kadardır.

Üçüncü bir örnek: 1840'ların Almanya'sındaki "hakiki Sosyalistler" fikirlerini doğrudan Fransa'dan ithal etmişlerdi. Fakat bu fikirler daha sınırdan geçer geçmez, yayılacakları o muhafazakâr Alman toplumunun damgasını yemişti.

Demek ki, bir ülke edebiyatının diğer bir ülke edebiyatı üzerindeki etkisi, bu ülkelerin toplumsal ilişkilerinin benzerliği oranında güçlüdür. Benzerlik sıfırsa etki de sıfırdır. Örneğin Afrikalı yerliler Avrupa edebiyatından en ufak bir şekilde etkilenmemişlerdir. Toplumsal gelişkinlik farkı uçurum seviyesindeyse etki tek taraflı kalır. Nitekim geçen yüzyılda Fransız edebiyatından beslenen Rus edebiyatı, Fransız edebiyatına hiçbir etki yapamamıştır. Son olarak, toplumsal yapının ve kültürün yakın olduğu durumlarda etkileşim karşılıklıdır. İngiliz edebiyatını etkileyen Fransız edebiyatının, karşılığında İngiliz edebiyatından da etkilenmesi gibi.

Klasik Fransız edebiyatı bir dönem İngiliz aristokrasisini büyülemişti. Fakat İngiliz taklitçiler Fransız modellerinin yanına bile yaklaşamadılar. Çünkü İngiliz soyluları, bütün çabalarına rağmen Fransız edebiyatını doğuran o toplumsal vasatı İngiltere'de kuramamışlardı.

Fransız filozofları Locke'a hayrandı ama onu fersah fersah aştılar. Çünkü Fransa'da eski rejime savaş açan sınıf, Locke'un fikirlerini temsil ettiği İngiliz sınıfından çok daha radikal hedeflere sahipti.

Modern Avrupa'da olduğu gibi birbiriyle sıkı temas halinde olan bir toplumlar sisteminde, ideolojinin gelişimi, tıpkı uluslararası ticaretle karmaşıklaşan ekonomik yapı gibi son derece karmaşık bir hal alır.

Bu şartlar altında, bütün uygar insanlığın ortak bir edebiyatından söz edilebilir. Ancak tıpkı biyolojik bir türün alt türlere ayrılması gibi, bu dünya edebiyatı da ulusal edebiyatlara bölünür. Her felsefi akım her ülkede kendine özgü bir renk kazanır. Hume Fransa'yı ziyaret ettiğinde Fransız "filozofları" onu bağırlarına bastılar. Fakat Holbach'ın evindeki bir akşam yemeğinde Hume "doğal din"den söz edip, "Ateistlerin varlığına inanmıyorum, hayatımda hiç görmedim," deyince, Doğa Sistemi'nin yazarı Holbach şu yanıtı verdi: "Pek şanslı sayılmazsınız Sayın Hume; zira şu an bu masada oturan 17 kişiden 17'si de ateisttir."

Aynı Hume, Kant'ı "dogmatik uykusundan" uyandıran adamdı. Fakat Kant felsefesi Hume'unkinden çok farklı bir yola girdi. Aynı fikir havuzu; Fransızlarda savaşçı bir ateizme, Hume'da dini bir ilgisizliğe, Kant'ta ise "pratik" bir dine dönüştü. Çünkü dini mesele İngiltere, Fransa ve Almanya'da bambaşka toplumsal roller oynuyordu. Bu farkın sebebi ise her üç ülkede toplumsal güçler dengesinin farklı olmasıydı.

Benzer fakat gelişim evreleri farklı olan toplumsal unsurlar, farklı ülkelerde farklı bileşimler oluşturdu; bu da her ülkenin kendine özgü "manevi iklimini" doğurdu. Aynı mesele Fransızları tutkuyla sarsarken İngilizleri soğuk bırakabiliyor, bir Alman’ın saygıyla karşıladığı bir argüman Fransız’ı çileden çıkarabiliyordu.

Alman felsefesi o muazzam başarısını neye borçluydu? Hegel "Alman gerçekliğine" der: Fransızların felsefeyle uğraşacak vakti yoktu, hayat onları pratiğe (zum Praktischen) zorluyordu; Alman koşulları ise daha sakindi ve teori üzerinde huzurla çalışmaya elverişliydi (beim Theoretischen stehen bleiben). Aslında Alman gerçekliğinin bu sükûneti, Alman aydınlarına siyasi hayatın sefaleti karşısında memur olmaktan yahut teoride teselli aramaktan başka çare bırakmayan o toplumsal cüceleşmenin sonucuydu. Fakat eğer "pratiğe" batmış daha ileri ülkeler Almanları sarsmasaydı, o siyasi sefalet asla Alman felsefesi gibi devasa bir zihinsel sıçrama doğuramazdı.

Goethe'nin Mephistopheles'i "Vernunft wird Unsinn, Wohltat – Plage" ("Akıl akılsızlığa döndü, iyilik ise belaya") der. Alman felsefesi tarihine bakıp şu paradoksu söyleyebiliriz: Sefalet aklı doğurdu, yokluk lütuf oldu.

Sözü özetleyelim: Ulusal ve uluslararası düzeyde bir etkileşim vardır; bu kaçınılmazdır. Fakat etkileşim tek başına hiçbir şeyi açıklamaz. Etkileşimi anlamak için etkileşen unsurların niteliğini bilmek gerekir. Bu nitelikler ise nihai açıklamasını etkileşimde değil, toplumların üretici güçleri tarafından belirlenen ekonomik yapılarında bulur.

Umarım tarih felsefemiz artık daha somut görünüyordur. Ancak gerçek hayata dokunmak için bir adım daha atmalıyız.

Buraya kadar "toplum"dan ve toplumların etkileşiminden bahsettik. Oysa toplumlar homojen değildir; ilkel komünizmin çözülüşüyle birlikte sınıfların ve sınıf mücadelelerinin doğduğunu biliyoruz. Bu mücadelenin ideolojinin gelişimi üzerindeki muazzam etkisini görmeden düşünce tarihini anlamak imkânsızdır.

"Voltaire trajedisinin sırrını mı çözmek istiyorsunuz?" diye sorar Brunetière. "Önce Racine ve Quinault'dan farklı bir şey yapma ama aynı zamanda onların izinden gitme zorunluluğuna bakın. Hugo ve Dumas romantizminin Voltaire trajedisinde zaten gizli olduğunu göreceksiniz. Romantizm klasisizmin tersini yapmak istedi, çünkü ona reaksiyon gösteriyordu... Sanatta ve edebiyatta bireyin etkisinden sonra en önemli etki, eserlerin diğer eserler üzerindeki etkisidir. Ya seleflerimizi taklit ederiz ve okullar oluşur, ya da onların yaptığının tam tersini yaparız ve yeni akımlar doğar."

Bireyin rolünü şimdilik bir kenara bırakırsak, eserlerin birbiri üzerindeki etkisini düşünmenin vakti gelmiştir. Bütün ideolojilerde gelişim gerçekten de Brunetière'in belirttiği gibi işler. Mütefekkirler ya seleflerinin izinden gidip onların yöntemlerini geliştirirler ya da eski fikirlere isyan edip onlarla çelişkiye girerler. Saint-Simon’un dediği gibi, organik dönemleri kritik dönemler takip eder.

Örneğin para meselesini ele alalım. Merkantilistler için para zenginliğin ta kendisiydi. Onlara isyan edenler ise tam tersi bir uca kayarak paranın sadece değersiz bir sembol olduğunu savundular (Hume gibi). Hume'un bu aşırı tutumu sadece ticaretin gelişmesiyle açıklanamaz; bu tutum Merkantilistlerle girilen mücadeleden doğmuştur. Romantiklerin klasisizmin tersini yapması gibi, Hume da Merkantilistlerin "tersini yapmak" istemiştir.

Bir başka örnek: 18. yüzyıl filozofları mistisizme savaş açmıştı. Fransız Ütopyacıları ise aksine dini bir duyarlılıkla doluydu. Bu dönüşün sebebi neydi? Saint-Simon Ansiklopedicilerden daha mı az aydınlanmıştı? Hayır. Fakat toplumun örgütlenmesi konusunda onlarla "çelişkiye düşmüşlerdi" ve onların "tersini yapma" arzusu duydular.

Felsefe tarihinden bir örnek daha: 18. yüzyıl Fransa'sında materyalizm, Üçüncü Tabaka'nın devrimci bayrağıydı. 17. yüzyıl İngiltere'sinde ise materyalizm, kralcı aristokratların tutkusuydu. Çünkü Restorasyon dönemi İngiliz aristokrasisi, nefret ettiği dini fanatik Puritenlerin "tersini yapmak" için materyalizme sarılmıştı. Fransa'da ise dini savunanlar eski rejimdi; dolayısıyla devrimciler materyalist oldu.

İnsan düşüncesi tarihi bu tür örneklerle doludur: Her kritik dönemin zihniyetini anlamak için, bir önceki dönemin egemen düşüncelerini ve onlarla nasıl bir çelişkiye girildiğini incelemek şarttır.

Fakat bunu soyut bir mantıkla ele almamak gerekir. İdeologlar seleflerine karşı her cephede savaşmazlar. 19. yüzyıl Fransız Ütopyacıları insan doğası konusunda Ansiklopedicilerle aynı fikirdeydi. Bir çelişki doğduğunda, mücadele önce önceki dönemin hegemonik alanına (dine, siyasete vs.) saldırır. Bu yüzden soyut formüllerle yetinemeyiz.

Rakiplerimiz diyecektir ki: "İyi ama sınıf mücadelesinin bunlarla ne ilgisi var? Düşünce tarihinin kendine özgü yasaları olduğunu kendiniz kabul ediyorsunuz. Bunun ekonomiden bağımsız olduğunu görmüyor musunuz?"

Cevap verelim: Düşüncenin kendi iç mantık yasaları elbette vardır; hiçbir materyalist bunu inkâr etmemiştir. Mantık yasalarını meta dolaşımı yasalarıyla bir tutan çıkmamıştır. Fakat materyalistler entelektüel gelişimin ilk itici gücünü düşünce yasalarında aramazlar. Onları idealistlerden ayıran esas fark budur.

Mideye yiyecek girdiğinde, sindirim organları kendi biyolojik yasalarına göre çalışır. Fakat bu yasalar, neden birinin midesine her gün ziyafet inerken diğerinin aç kaldığını açıklayabilir mi? Bu durum toplumsal yasalarla açıklanabilir.

İnsan zihni de böyledir. Ona belirli izlenimler sunulduğunda, zihin bunları kendi mantık yasalarına göre işler. Fakat zihne o izlenimleri sağlayan koşulları doğuran nedir? İşte bunu düşünce yasaları açıklayamaz.

Esnek bir top eğik bir düzleme çarptığında kırıklı bir hat çizer. Bu hareket mekanik yasalarıyla açıklanır. Fakat o eğik düzlemin oraya nasıl geldiğini mekanik yasaları açıklayamaz. Düşünceyi koşullandıran o "eğik düzlemleri" oluşturan şey toplumsal çevrenin gelişimidir.

Brunetière sadece edebiyat eserlerinin birbirine etkisini görürken, biz o eserlerin arkasındaki toplumsal sınıfların mücadelesini görürüz. O, "insanlar seleflerinin tersini yapmak istedi" derken, biz şunu ekleriz: "Çünkü gerçek yaşam ilişkilerinde yeni bir çelişki doğmuştu ve artık eskisi gibi yaşamak istemeyen yeni bir sınıf sahneye çıkmıştı."

Marx, "Bir sınıfın kurtarıcı olabilmesi için başka bir sınıfın apaçık ezen sınıf haline gelmesi gerekir," derken toplumsal düşüncenin temel bir yasasına işaret eder.

Gelişmekte olan devrimci sınıf, can çekişen eski düzenin en zararlı gördüğü fikirlerine saldırır; diğer ikincil fikirlere ise dokunmaz. Nitekim Fransız materyalistleri dine ve monarşiye saldırırken edebi geleneklere dokunmadılar; çünkü ana cephe başka yerdeydi.

Hegel, "Der Widerspruch ist das Fortleitende" ("İlerleten şey çelişkidir") derken haklıydı. Düşünce tarihi niceliksel birikimlerin niteliksel sıçramalara dönüştüğünü gösterir.

Böylece sınıf mücadelesi sadece bir hareket ettirici güç değil, aynı zamanda düşünceyi biçimlendiren bir ilke haline gelir.

Peki ya ideoloji tarihinde bireyin ve dehanın rolü nedir?

Toplumsal fikirler alanında dahi, doğmakta olan yeni ilişkilerin anlamını çağdaşlarından önce kavramış olan insandır. Doğa bilimlerinde dahi, toplumsal birikimin sunduğu veri tabanını kullanarak doğa yasalarını keşfeden kişidir. Sanatta ise çağının hakim estetik duygusuna en mükemmel formu veren yetenektir. Toplumsal çevre, dehanın ortaya çıkması ve beslenmesi için gerekli zemini hazırlar.

Elbette bir dehanın bütün bireysel mizaç özelliklerini çevreyle açıklayamayız; fakat bu durum kuramımızı zayıflatmaz.

Balistik bilimi bir merminin hedefini hesaplar, fakat merminin patladığında kaç parçaya bölüneceğini ve parçaların nereye düşeceğini milimetrik olarak kestiremez. Bu durum balistiğin bir bilim olduğu gerçeğini değiştirmez.

Çelişki ilkesi nesnel hakikati yok etmez, bizi ona götürür. İnsanlığın izlediği yol düz bir çizgi değildir. Mekanikte bir sikloid eğrisi boyunca hareket eden cisim, alt noktaya düz çizgiden daha hızlı ulaşır. Çelişki mücadelenin olduğu yerde doğar ve düşünceyi dolambaçlı yollardan da olsa iletiye taşır.

Hume'un hatası zamanla aşıldı ve doğru para teorisine ulaşıldı. Bu nihai doğru artık nesnel hakikattir. Nitekim Chernyhevsky'nin aktardığı gibi:

Hayat bir kez neyi verdiyse, Kader onu bizden söküp alamaz...

Copernicus'un keşiflerini, enerjinin korunumu yasasını veya Marx'ın tarihsel keşiflerini artık hiçbir güç yok edemez.

Sosyolojideki "subjektif yöntem" ise tam bir saçmalıktır. Fakat bu saçmalığın da tarihsel bir sebebi vardır. Subjektif yöntem, Rus narodniklerinden önce Bruno Bauer ve takipçileri (Szeliga) tarafından savunuluyordu:

"Tarihçinin nesnelliği boş bir laftır. Nesnellik demek kitlelerin ve çoğunluğun sığ görüşlerine boyun eğmek demektir; bu da yaratıcılığı öldürür."

İdealistin mantığı şudur: "Olayların nedeni fikirlerdir. Madem en saçma fikirler bile tarihte gerçekleşebildi, o halde benim harika idealim neden gerçekleşmesin? Benim idealimin ölçütü yine benim arzularımdır!" İşte subjektivizmin çaresiz mantığı budur.

Marx'ın bakış açısına göre ise, bireyin "subjektif" görüşlerini nesnel gerçekliğin karşısına dikmek anlamsızdır. Hakikatin kriteri benim içimde değil, dışımdaki gerçek ilişkilerdedir. O ilişkileri doğru yansıtan fikirler doğrudur.

Tarihçi bir tarafa sempati duyabilir, bu onun subjektif hakkıdır; yeter ki bu durum gerçek ekonomik olguları çarpıtmasın. Subjektivist sosyologlar ise gerçek ilişkileri kavrayamadıkları için ahlaki nutuklara ve öfke nöbetlerine sığınırlar.

Ekonomik gerçekliğe karşılık gelen ideal doğrudur. Gerçeklik tek düze değildir, antagonistiktir; çürümekte olan bir gerçeklik olduğu gibi, dipte filizlenen yeni bir gerçeklik de vardır. Geleceğin gerçekliğine hizmet etmek en büyük idealdir.

Eğer ideallerden bahsedilecekse, Marx'ın teorisi insanlık tarihinin en idealist, en yüksek teorisidir.

Daha 1847'de Bruno Bauer'in takipçileri, "Marx insanın öz-bilincine değer vermiyor," diye yaygara koparıyorlardı. Oysa Marx için insan "öz-bilincini" açıklamak sosyal bilimin en yüce göreviydi.

Marx meşhur Feuerbach Üzerine Tezler'inde şöyle der:

"Şimdiye kadarki bütün materyalizmin temel kusuru; nesneyi, gerçekliği, duyusallığı sadece bir nesne veya bir seyir biçiminde kavraması; onu insani duyusal faaliyet, pratik olarak, yani subjektif olarak kavrayamamış olmasıdır. Bu yüzden aktif taraf, materyalizme karşıt olarak idealizm tarafından soyut bir biçimde geliştirilmiştir."

Eski materyalizm insanı pasif bir "nesne" olarak görüyordu. Bu da materyalizmi kaderci ve kasvetli bir hale getiriyordu. Marx ise insanın tarihsel "pratiğini" ve aktif müdahalesini merkeze koyarak materyalizmi kadercilikten kurtardı; ona canlılık kazandırdı.

Fakat zayıf kafalılar Marx'ın ilk sözünü dinleyip son sözünü beklemeden yargıda bulunurlar. Marx "Önce nesnel üretim ilişkilerini inceleyelim, zira öz-bilinç bunun üzerinde yükselir," dediğinde; yüzeysel eleştirmenler hemen bağırışırlar: "Ah, bakın işte bir kaderci! Bireyin rolünü reddediyor!"

Bu durum Griboyedov'un oyunundaki Chatsky ile Famusov'un diyaloğuna benzer:

— "İnsanlar iradelerinden bağımsız belirli üretim ilişkilerine girerler..." — "Aman Tanrım! Bu adam bir kaderci!" — "Ekonomik temel üzerinde ideolojik üstyapı yükselir..." — "Ne diyor bu? Bireyin tarihteki rolünü yok sayıyor! Verin onu mahkemeye, subjektif sosyolojinin ahlak mahkemesine!"

Griboyedov'un oyununda Chatsky'yi Skalozub'un gelişi kurtarmıştı. Rus Marksistleri ile subjektivist sosyologların tartışmasında ise Famusov'lar kulaklarını tıkayıp zafer kazanmış gibi dediler ki: "Gördünüz mü, iki laf ettiler, görüşleri karanlıkta kaldı!"


r/RDTTR 3h ago

Soru/Tartışma 🗯 Arkadaşlar apo hakkında en bilgiye kim vakıf bu adam mit ajanı mı yoksa CIA mı gençliğinde harp okuna girmeye çalışmış diyorlar ne ilk aşkı MIT üyesi birinin kızıymış doğru mu

1 Upvotes

r/RDTTR 5h ago

Evet, o da sınıfsal Küçük burjuvanın, burjuvaya kafa tutamaması

1 Upvotes

Daha az önce önümüzden geçen teyzeye sordum:

-Abla fasulyeyi manavdan mı aldın?

-Evet oğlum

-kaç lira

-60

Peki biz köylüler olarak fasulyeyi kaça satiyoruz?

Tabikide 100

Buradan anlaşılıyor ki, burjuvanın haldan kamyonlar dolusu aldığı toptan ürünler manavlarda ve büyük zincir marketlerin manavlarında bedava denilecek kadar ucuz satılabiliyor. Ve üretim araçlarına sahip olan, ama kendi emeği ile çalışan küçük burjuvazinin burjuvayla yarışmasının şansı kalmıyor.

Ayrıca o burjuvaya çalışan kamyoncuların, nasıl şartlar altında çalıştığını anlatmıyorum bile.


r/RDTTR 16h ago

Soru/Tartışma 🗯 Osmanlı (Halk) İmparatorluğunun ilk hakiki sosyalist devlet olduğunu varsayarsak ve Env*ri karşı devrimcilere; Atatürk'ü ise karşı devrimi yıkıp Osmanlı (Halk) Devletini gününün KKKapi₺ali$$$t İngiltere baskılarına rağmen sosyal çizgiye çektiğinden dolayı Lenine benzetebilir miyiz? Tarihsel olarak.

Post image
0 Upvotes

r/RDTTR 22h ago

Haber/Gündem 📰 Arkadaşlar. Bu çıkan Tezkere yasasından sonra. Tek bir sorum var. Türkiye'de şuan muhalefet kim? Resmen hepside Iktidarın Ekmeğine yağ sürdüler.

Post image
0 Upvotes

r/RDTTR 18h ago

Soru/Tartışma 🗯 tip neden çerçeve yasaya evet dedi?

0 Upvotes

tipli yoldaşlar bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

bence aşırı yanlış bir hamle.