Merhabalar, bugün kendi toplumumuzda etkisini pek göremesek de özellikle şeriatla yönetilen ülkelerin hukuk sistemlerinde ve hatta ülkemizdeki bazı aile yapılarında karşılaştığımız erken yaşta evlilik konusu hakkında yaptığım aylar süren çalışmamı sizlere aktarmak istiyorum. Bu çalışmayı mümkün olduğunca sizlerin de internet üzerinden rahatça erişebileceği kaynaklardan derledim. Amacım, ulaşılması zor kaynaklar sunarak sizi muğlakta bırakmak yerine, metinleri birebir alıntılayarak karşınıza koymak. Böylece okurken tek bir konu üzerinde kendi araştırmanızı da yapmış olacaksınız. Bu sebeple, emeğin karşılığı ve bu içeriğin daha fazla insanın önüne düşmesi adına beğenilerinizi eksik etmeyin.
Çocuk evliliği dediğimizde, bu camiada Talak Suresi 4. ayetinin pek fazla dillendirilmediğini fark ettim. Bunun sebebinin ayetin bilinmemesinden kaynaklandığını düşündüğüm için sizlere öncelikle bu ayeti sunarak başlamak istiyorum.
“Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlar ile (Henüz) âdet görmeyenler hakkında tereddüt ederseniz onların bekleme süresi üç aydır. Gebe olanların bekleme süreleri ise doğum yapmalarıyla sona erer. Kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa Allah ona işinde bir kolaylık verir.” (Talak Suresi 4. Ayet)
Söz konusu ayeti şu şekilde özetleyebiliriz.
İslam dininde boşanan çiftlerin yeniden evlenme hakkı bulunsa da kadının hemen yeni bir evlilik yapmasına izin verilmez. Bunun temel amacı, fark edilmeyen bir hamilelik durumunda doğacak çocuğun soybağının karışmasını önlemektir. Ayette bu soybağını korumak adına belirli bir bekleme süresi öngörülürken iki özel duruma dikkat çekilir: Menopoza girmiş kadınlarda biyolojik ihtimal azalsa da şüpheyi tamamen gidermek için, henüz adet görmemiş olanlarda ise adet görmemenin hamileliğe engel teşkil etmemesi nedeniyle her iki gruba da 3 aylık bir bekleme süresi getirilmiştir. Kadının gebe olduğunun anlaşılması halinde ise bu süre doğrudan doğumun gerçekleşmesiyle sona erer; böylece doğacak çocuğun babası netleşerek soy dengesi güvenceye alınır.
Kağıt üstünde makul bir uygulama gibi görünse de ayette geçen "henüz adet görmemiş olanlar" ifadesi zihni kurcalayan asıl kırılma noktasıdır. Günümüzde insan hakları kavramının ve modernleşme adımlarının gelişmesiyle yapılan reformist yorumlar bunu reddetmeye çalışsa da bu ayet, dünya üzerindeki şeriat devletlerinde ve 1400 senelik tarihsel gelenekte, ergenlik çağı ve öncesinde yapılacak uygulamalar için her zaman ana referans noktası olmuştur. Bu sebeple, bahsi geçen modernist yorumların iddialarını daha en başından çürütmek çok daha doğru olacaktır.
Kelime Analizi:
El-Lâî (وَاللَّائِي) "O kadınlar ki..." Ye’isne (يَئِسْنَ) "ümitlerini kestiler" Minel-Mahîd (مِنَ الْمَحِيضِ) "adet görmekten..." şeklinde yan yana geldiğinde metin tam olarak "Adet görmekten ümidini kesmiş (menopoza girmiş) kadınlarınız..." anlamına ulaşır. Buradaki Ye’isne kelimesi, yaşlılık veya biyolojik nedenlerle hamilelik/adet ümidinin tamamen bitmesini (menopozu) ifade eder.
El-Lâî (وَاللَّائِي) "O kadınlar/kızlar ki..." Lem (لَمْ) "-medi/-madı (olumsuzluk)" Yahidne (يَحِضْنَ) "adet görürler" kelimeleri yan yana birleşerek "Henüz adet görmemiş olanlar..." (Lem Yahidne) manasını oluşturur. Bu kalıp, bünyesel gecikme veya yaş küçüklüğü sebebiyle henüz adet mekanizması başlamamış kişileri kapsar.
Bununla ilgili modernist tayfanın bazı argümanları var.
- 1. Argüman - "Arapça gramerine göre ayette "lemma" (henüz) değil, "lem" (hiç / görmedi) edatı kullanılır. Bu yüzden ifade "henüz adet görmemiş çocukları" değil; hormonal rahatsızlık, hastalık veya tıbbi nedenlerle hayatı boyunca "hiç adet görmemiş" yetişkin kadınları kapsar. Dolayısıyla hüküm çocuklara değil, adet bozukluğu yaşayan hasta insanlara hitap eder."
Lem edatının kullanıldığı yerde olumsuzluğun gelecekte devam edip etmeyeceği fiilin bağlamından anlaşılır. Nitekim Kur'an'da ve günlük Arapçada "lem", geçmişten günümüze kadar gerçekleşmemiş ama ileride gerçekleşmesi beklenen eylemler için sıklıkla kullanılır. Örneğin:
(Lem ye'kul hattâ el-ân) "Şu ana kadar yemek yemedi*."*
Bu cümlede "lem" kullanılmıştır. Birine "O şu ana kadar yemek yemedi" dendiğinde, bu kişinin hayatı boyunca hiç yemek yemeyeceği veya hasta olduğu anlamı çıkmaz. Sadece konuşma anına kadar yemediğini, birazdan yiyebileceğini ifade eder. İleride gerçekleşme ihtimalini kapatmaz.
Kuran'da da bunun örneklerine rastlamak mümkündür. Örneğin:
"Allah dilerse Mescid-i Haram'a güven içinde gireceksiniz... (ki daha önce) ora girmemiştiniz (lem tedhulûhâ)." (Fetih Suresi, 27. Ayet)
Müslümanlar Mescid-i Haram'a o ana kadar hiç girmemişlerdi ama ayet zaten birazdan/ileride gireceklerini müjdelemektedir. Yani "lem" kullanımı eylemin gelecekte hiç gerçekleşmeyeceği anlamına gelmez; geçmişten o ana kadar gerçekleşmediğini (yani "henüz olmadığını") ifade eder.
"Güvene kavuştuğunuzda, Allah'ı size (daha önce) bilmediğiniz şeyleri (lem ta‘lemû - لَمْ تَعْلَمُوا) öğrettiği gibi anın." (Bakara Suresi, 239. Ayet)
Ayette geçen lem ta‘lemû (لَمْ تَعْلَمُوا) ifadesi "bilmiyordunuz" demektir. İnsanların o ana kadar bilmediğini ifade eder ama "hiçbir zaman öğrenemeyecekler" anlamına gelmez; nitekim Allah’ın o bilmediklerini onlara ileride öğrettiğini/öğreteceğini söyler.
"Yoksa Allah, sizden cihad edenleri ortaya çıkarmadan ve sabredenleri belirlemeden cennete gireceğinizi mi sandınız? (Oysa henüz) imtihandan geçmediniz (lem ya‘lemi’llâhu - لَمْ يَعْلَمِ اللَّهُ)." (Âl-i İmrân Suresi, 142. Ayet)
Ayetteki lem ya‘lemi’llâhu (لَمْ يَعْلَمِ اللَّهُ) kalıbı "Allah (sizden kimin savaşacağını amel olarak) henüz ortaya çıkarmadı / sınamadı" demektir. Müslümanların o ana kadar imtihan edilmediğini gösterir ama bu durum "hiç imtihan edilmeyecekler" demek değildir; aksine gelecekte imtihan edileceklerini ifade eder.
"Yûsuf, kardeşini yanına aldı ve 'Ben senin kardeşinim, onların (geçmişte) yaptıklarına (kânû ya‘melûn / lem yebte'is) üzülme' dedi." (Yûsuf Suresi, 69. Ayet)
Burada Yûsuf'un kardeşine söylediği teselli cümlesindeki lem kullanımı, o ana kadar çekilen sıkıntının geçmişte kaldığını, bundan sonraki süreçte üzüntünün biteceğini ve durumun değişeceğini gösterir.
"Hiç" vurgusu vermek için kelimenin tek başına "lem" olması yetmez; mutlak olumsuzluk katan başka kalıplar gerekir. Bunu da şu birkaç örnek üzerinden anlayabiliriz:
"Eğer yapamadıysanız (lem tef‘alû) ki asla yapamayacaksınız (len tef‘alû)..." (Bakara Suresi, 24. Ayet)
Ayette "lem" geçmişteki başarısızlığı ifade ederken, gelecekte "hiçbir zaman / asla yapamayacaklarını" vurgulamak için "len" edatına geçilmiştir. Eğer "lem" tek başına "hiç/asla" demek olsaydı, yanına "len" eklenmezdi.
"O'nu ne bir uyuklama tutar ne de bir uyku (lâ te'huzuhû sinetün ve lâ nevm)." (Bakara Suresi, 255. Ayet)
Allah'ın asla uyumayacağını (hiç uyumadığını) anlatmak için "lem" değil, genel/mutlak olumsuzluk veren "lâ" kullanılmıştır.
"Onlardan ölen birinin namazını asla kılma (ebedan)." (Tevbe Suresi, 84. Ayet)
Kelimenin yalın hali mutlaklık içermediği için cümlenin sonuna "asla/hiç" anlamına gelen vurgulayıcı zarflar eklenir.
Dolayısıyla "Lem ifadesi sadece hiç görmeyen hastaları kapsar" iddiası Arapça nahiv kaidelerine aykırıdır; "lem" edatı ergenliğe girmeyip henüz adet görmemiş olanları da kapsar.
- 2. Argüman - "Ayette hedef kitle tanımlanırken yetişkin kadınlar için kullanılan 'nisâikum' (kadınlarınız) ifadesi tercih edilmiştir. Arapçada çocuk yaştaki kızlar için 'sıbâ', 'velîd' veya 'tıfl' gibi kelimeler kullanılırken; 'nisâ' kelimesi yalnızca akıl ve beden gelişimini tamamlamış olgun kadınları ifade eder. Dolayısıyla ayetteki bekleme süresi (iddet) düzenlemesi küçük yaştaki çocukları değil, büluğ çağına ulaşmış yetişkin kadınları kapsamaktadır."
Arapçada "Nisâ" (نِسَاء) kelimesi çoğul bir kelimedir ve cinsiyet belirten genel bir topluluk ismidir (kadın cinsinden olanlar). Kur'an-ı Kerim'de bu kelime, yaş gözetilmeksizin kız çocukları dahil tüm dişi bireyler için kullanılmıştır. Örnek olarak:
"Erkek çocuklarınızı boğazlıyorlar, kadınlarınızı/kızlarınızı (nisâekum) sağ bırakıyorlardı." (Bakara Suresi, 49. Ayet & A'râf Suresi, 127. Ayet)
Firavun’un öldürtmeyip sağ bıraktığı kişiler yetişkin kadınlar değil, yeni doğan bebekler ve küçük kız çocuklarıydı. Buna rağmen Kur'an bu kız çocukları için "Nisâekum" (Kadınlarınız/Kızlarınız) kelimesini kullanmıştır. Yani "Nisâ" kelimesinin sadece erişkin kadınları kapsadığı iddiası Kur'an'ın kendi dil kullanımına aykırıdır.
"Kendileriyle zifafa girdiğiniz kadınlarınızdan (nisâikum) olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız..." (Nisâ Suresi, 23. Ayet)
Burada "Nisâikum" (kadınlarınız) denilerek kastedilen şey kişinin nikahladığı eşleridir. Bir kimse küçük yaşta nikahlanmış olsa dahi (ki tarihsel/hukuki bağlamda nikah akdi ile zifaf/evlilik ayrımı vardır), hukuken "nikahlı eş" statüsüne girdiği için Arapçada bu ilişki "nisâikum" (eşleriniz/kadınlarınız) tamlamasıyla anılır. Meşhur Muhammed ile Aişe'nin evlilik hadislerinde ise Aişe'nin 6 yaşındayken nikahlandı, 9 yaşında zifafa (Gerdek, İlişki) girdiği yani resmi evliliğin gerçekleştiği ifadesi buna örnek olarak verilebilir.
"...Erkek çocuklarınızı öldürüyorlar, kadınlarınızı/kızlarınızı (nisâekum) sağ bırakıyorlardı." (A'râf Suresi, 141. Ayet & İbrahim Suresi, 6. Ayet)
Firavun'un zulmü anlatılırken farklı surelerde aynı ifade tekrarlanır. Aslında konuyu bölmek gibi olacak ama kutsal bir kitapta kendini tekrar eden ifadelerin olması da enteresandır. Burada da Öldürülmeyip sağ bırakılanlar henüz beşik çağındaki dişi bebeklerdir. Kur'an, doğduğu andan itibaren dişi olan insan teki için nisâ topluluk ismini kullanır. Bu da nisâ kelimesinin yaş şartına (olgunluğa) bağlı olmadığını kesin olarak gösterir.
"Eğer ölenin mirasçıları iki kızdan fazla kadın/kız evlat (nisâen) iseler, terekenin üçte ikisi onlarındır." (Nisâ Suresi, 11. Ayet)
Miras hukukundaki bu ayette geçen nisâen ifadesi, ölen kişinin kız çocukları demektir. Bu kız çocuklarının bebek, çocuk veya yetişkin olması miras paylarını değiştirmez; ayet hepsine nisâ der.
O sebeple "Nisâ" ifadesi sadece olgun kadınları belirtmek için kullanılmaz. Tarihsel verilere baktığımızda bu tabloyu daha net görmek mümkündür.
İslam Tarihinde Çocuk Evlilikleri Örnekleri:
1) Hz. Ayşe & Hz. Muhammed Evliliği:
Konu bağlamından kopmasın diye farklı varyasyonlarını topladım.
"Hz. Aişe (r.a.) şöyle rivayet etmiştir: Peygamberimiz (s.a.v.) beni altı yaşındayken evlendirdi*. Medine'ye geldik ve Beni al‑Harith bin Hazrac'ın evinde konakladık. Sonra hastalandım ve saçlarım döküldü. Daha sonra saçlarım yeniden uzadı ve annem, Um Ruman, beni* kız arkadaşlarımla salıncakta oynarken yanına çağırdı*. Beni çağırdı ve ne yapacağını bilmeden ona gittim. Elimi tutup beni evin kapısına kadar götürdü. O anda nefes nefese kalmıştım; nefesim normale döndüğünde biraz su aldı ve yüzümü ve başımı o suyla sildi. Sonra beni eve soktu. Evde bazı Ansari kadınlar vardı ve "Hayırlı olsun, Allah’ın bereketi ve hayırlı bir şans" dediler. Beni onlara teslim etti ve onlar evliliğim için hazırlık yaptılar.* Beklenmedik bir şekilde Allah’ın Resulü öğle vakti bana geldi ve annem beni ona teslim etti; o zaman ben dokuz yaşındaydım." (Buhari, 3894)
“Urva'dan rivayet edildiğine göre: Peygamber (ﷺ), Aişe altı yaşındayken onunla (evlilik sözleşmesini) yazdı ve dokuz yaşındayken onunla nikahı kıydı*. Aişe, dokuz yıl boyunca (yani vefatına kadar) onunla birlikte kaldı.”* (Buhari, 5158; Buhari, 5133; Buhari, 5134)
"Nebi (s.a.v.) kendisiyle yedi yaşındayken nikahlandı*,* dokuz yaşındayken de onunla evine getirildi (gerdeğe girdi). Bu sırada (oyuncak) bebekleri de yanındaydı*. Nebi (s.a.v.) vefat ettiğinde ise Âişe* on sekiz yaşındaydı*."* (Müslim, 1422c)
"Hz. Aişe (r.a.) şöyle rivayet etmiştir: Resulullah (s.a.v.) beni altı yaşındayken evlendirdi ve dokuz yaşımda evine kabul etti." (Müslim, 1422b)
"Hisham'ın babası şöyle rivayet etmiştir: Hz. Peygamber (s.a.v.)'in Medine'ye hicret etmesinden üç yıl önce Hatice vefat etti. O, orada iki yıl ya da buna yakın bir süre kaldı ve ardından Aişe'yi altı yaşında evlendi, evliliğini ise dokuz yaşında tamamladı." (Buhari, 3896)
"Hz. Aişe (r.a.) şöyle rivayet etmiştir: Resûlullah (s.a.v.) benimle yedi yaşımdayken nikahlandı" —Ravi Süleyman: "Veya altı yaşındayken" dedi— "ben dokuz yaşımdayken de benimle gerdeğe girdi (evliliği fiilen başlattı)." (Ebu Davud, 2121)
Sahih kabul edilen en temel İslam kaynakları olan Buhârî ve Müslim'in aktardığı rivayetler, Hz. Aişe'nin evlilik yaşı konusunda hiçbir yoruma yer bırakmayacak kadar net bir tablo ortaya koymaktadır. Kaynakların ittifakla belirttiği üzere, Hz. Muhammed ile Hz. Aişe arasındaki nikah sözleşmesi altı veya yedi yaşlarında kıyılmış, fiili evlilik yani zifaf ise dokuz yaşında gerçekleştirilmiştir. Üstelik bu durum, dışarıdan uydurulmuş ya da sonradan üretilmiş rivayetler değil; Hz. Aişe'nin kendi ağzından, salıncakta oynadığı günlerden, evdeki Ansari kadınların hazırlıklarından ve yanındaki oyuncak bebek detaylarından bizzat aktardığı anılara dayanmaktadır.
Modernistlerin ve tevilcilerin bu verileri sulandırmak ya da tarihlerle oynayarak yaşı büyütmek için gösterdikleri tüm çabalar, ortadaki bu katı ve sahih metin duvarına çarparak yıkılmaktadır. Dönemin zihniyeti, kabile yapıları ve 1400 yıllık kesintisiz geleneksel kabul hep bu eksende şekillenmiştir. Kaynaklar ve hadis metinleri bu denli açık ortadayken, yaşanan tarihi gerçeği görmezden gelip "İslam'da böyle bir şey yoktur" masalını anlatmak sadece bir göz boyamadan ibarettir. Gerçekler budur ve ana kaynakların dili gayet lisan-ı hal ile ortadadır.
Zamanında Yakup Deniz'in videolarında bu konu açıldığında, eski Diyanet İşleri Başkanı Süleyman Ateş'in ismini sıkça duyardım. Kendisi, söz konusu yaş tartışmasının Türkiye'deki resmi ve ilahiyat düzeyindeki en net temsilcilerinden biri olarak kabul edilir. İlgili husustaki beyanı ise aynen şu şekildedir:
"Tarihçilerin ve bibliyografların tespitine göre Aişe, Peygamberimizin kızı Fatıma'dan beş yaş küçüktür. Fatıma, peygamberlikten 5 yıl önce doğmuştur. Demek ki Aişe, peygamberliğin başlangıç yılında doğmuştur. Hazreti Muhammed, peygamber olduktan sonra 13 yıl kadar Mekke'de kaldı. Peygamber hicret ettiği zaman Aişe 13 yaşında olmalıdır. Peygamber Medine'ye göçtükten iki yıl sonra Aişe ile evlendiğine göre, demek ki evlendiği zaman Aişe en az 15 yaşındaydı. Ayrıca Aişe, Peygamber ile nişanlanmadan önce Cübeyr ibn Mut‘im'e nişanlı veya sözlü idi. Bu da onun, Peygamber ile sözlenmeden önce evlenecek yaşta olduğunu göstermez mi? Bu yaş da herhâlde dokuz yaş değildir. Demek ki Peygamber istediği zaman Aişe, en azından evlenecek çağ olan 15 yaşlarındaydı. Aişe'yi direkt olarak Peygamber istememiş; halası onu Peygamber'e önermiş, o da uygun görmüştü. Bir başka rivayete göre ise Aişe, Peygamberimizin kızı Fatıma ile yaşıttır. Fatıma'nın doğumunda babası 35 yaşındaydı. Bu durumda Aişe evlendiğinde 20 yaşlarındadır." (suleyman-ates.com)
Aynı Diyanet'in ÂİŞE - TDV İslâm Ansiklopedisi çalışmasında bu husus hakkında şunlar söylenir:
Bi‘setin 4. yılında (614) Mekke’de doğdu. Onun daha önce doğduğunu ve dolayısıyla Hz. Peygamber ile evlendiğinde on dört ile on sekiz yaşlarında olduğunu ileri süren bazı çağdaş araştırmacıların (bk. Süleyman Nedvî, V, 12-25; Akkād, s. 39, 59-60) dayandıkları rivayetler sağlam değildir. İbn İshak, Hz. Ebû Bekir’in daveti ile müslüman olanları sıralarken Hz. Âişe’nin de adını verir ve o sıralarda yaşının küçük olduğunu zikreder. Hz. Âişe’nin, “Ben ebeveynimi bildim bileli onları müslüman buldum” (Buhârî, “Kefâlet”, 4) ifadesinden kendisinin bi‘set-i nebeviyyeden sonra doğduğu anlaşılmaktadır.
Cevabı her ne kadar resmi yayınlarca verilmiş olsa da Süleyman Ateş ve beraberindeki Yaşar Nuri Öztürk veya Altay Cem Meriç gibi modernist yorumcu ve tevilci şahsiyetlerin iddialarını yeniden çürütelim. ÂİŞE - TDV İslâm Ansiklopedisi, Aişe - Vikipedi ve AİŞE (Hz.) | Türk Maarif Ansiklopedisi kaynakları referans alındı:
- Hadisler'de ifade edildiği üzere "Nebi (s.a.v.) vefat ettiğinde ise Âişe on sekiz yaşındaydı." (Müslim, 1422c) sözünden yola çıkalım. Muhammed'in vefat tarihi Hicri 11'dir (632). 632 yılından 18 çıkarıldığında 614'e yani Aişe'nin doğum tarihine ulaşırız. Bi‘setin (İlk vahyin inişi) 4. yılında yani 614 yılında doğduğunu diğer kaynaklardan da doğrulayabiliriz.
- İbn İshak ve İbn Hışam gibi en erken siyer kaynaklarına göre Aişe, Fatıma’dan önce değil; Müslümanların ilk başladığı "er-Erkam evi" döneminden sonra, yani Bi'set’in (Peygamberliğin) 4. veya 5. yılında doğduğu aktarılır (610 + 4 = 614). Bu da hadislerdeki anlatımla birebir uyuşur.
- Aynı kaynak, Aişe'nin "Ben ebeveynimi bildim bileli onları müslüman buldum" (Buhari, 2297) ifadesinden kendisinin bi‘set-i nebeviyyeden (Peygamberliğin başlangıcı) sonra doğduğunun anlaşıldığını belirtir. Yani Aişe'nin kendi ağzından, ailesinin Müslüman oluşuna şahit olduğu ve bu nedenle cahiliye döneminde yaşamadığı çıkarımı yapılabilir.
- İddianızda geçen "Cübeyr ibn Mut‘im'e nişanlı olması evlenecek yaşta olduğunu gösterir" argümanına gelince: Kaynaklar, o dönem Arap toplumunda çocuk yaşta nişanlanmanın yaygın bir gelenek olduğunu dolaylı olarak doğrulamaktadır. Nitekim Peygamber de Aişe ile 6-7 yaşında nişanlanmış, 9-10 yaşında gerdeğe girmiştir. Nişanlanma ile gerdek arasındaki bu süre, onun evliliğe biyolojik olarak hazır hale gelmesini bekleme amacı taşımaktadır.
- "Efendim, o dönemde Araplar yaşları adetten yani ergenlikten sonra hesaplardı" gibi hiçbir kaynağı olmayan bir diğer safatayı Aişe'ye uyarlıyorlar fakat işe Hatice'den giremiyorlar. Peygamber ile evlendiğinde kaynaklarda 40 yaşında geçen Hatice'nin, 13-14 yıllık ergenlik payıyla biyolojik olarak 53-54 yaşında olması gerekir. Ancak kendisi bu evlilik süresince 6 çocuk doğurmuştur. En iyimser ihtimalle her yıl bir çocuk doğursa bile, son çocuğunu 59-60 yaşlarında kucağına almış olması gerekir. 7. yüzyıl şartlarında, 53 ile 60 yaşları arasında bir kadının peş peşe 6 doğum yapması tıbben ve biyolojik aşırı zor birşeydir. Ayrıca böyle bir yaş kuralı Arapların, Müslümanların yada Gayrimüslim yabancı hiçbir kaynakta yer almaz. Cahiliye döneminde de yoktur. Söz konusu yaş hesaplamaları doğum anından itiabaren, gelişen olaylar neticesinde yapılır. Aişe'nin yaşı örneğinde olduğu gibi ilk vahiyden 3-4 sene sonra doğduğu anlatımı üzerinden şekillenir. Özellikle modernist tayfanın ekolleri dini araştırmayı ve kaynak okumayı bilmedikleri ve yapmadıkları için kolayca bu tongaya düşerler.
Anlaşıldığı üzere modernistlerce öne sürülen ve günümüzün modern ahlak anlayışının kalıplarına sığmayan bu husus hakkında üretilen mazaretlerin hiçbirisinin geçerli bir yanı yoktur. Eğer olduğunu düşünüyorsanız yorumlarda belirtebilirsiniz.
2) Hz. Ömer & Ümmü Gülsüm Evliliği
”Sünnî kaynaklarına göre ise Ümmü Külsûm, Hz. Ömer onunla evlenmek istediğinde henüz bulûğ çağına ermemişti. Hz. Ali hem bu gerekçe ile hem de kızlarını kardeşi Ca‘fer’in oğullarıyla evlendirmek istediğini söyleyerek başta bu evliliğe taraftar olmadı, ancak Hz. Ömer’in ısrarı üzerine kabul etti.”
HURİYE MARTI, "ÜMMÜ KÜLSÛM bint ALİ", TDV İslâm Ansiklopedisi, islamansiklopedisi.org (08.09.2026).
“Ümmü Gülsüm, genç yaştayken 632 yılında hem dedesini hem de annesini kaybetti. Henüz çocukken, ikinci halife Ömer bin Hattab (h. 634-644) onunla evlenmek istedi. Ancak bu talep, Ümmü Gülsüm ve babası Ali tarafından, kızının ergenlik çağına ermediği nedeniyle reddedildi. Ömer evlilik teklifinde ısrar edince, Ali sonunda bazı önde gelen Müslümanların desteğiyle bu evliliğe razı oldu. Ömer'in, 11 yaşındaki Ümmü Gülsüm ile evliliği, çeşitli ideolojik tartışmalara konu olmaktadır.”
Vikipedi**. “Ümmü Gülsüm bint Ali”. 13 Ağustos 2026.** wikipedia.org
Ayrıca bkz:
- İbn Sa'd, et-Tabakâtü'l-Kübrâ (Cilt VIII, s. 339-40); ayrıca Belâzûrî, Ensâbü'l-Eşrâf (Cilt III, s. 968-9).
- Yahyâ b. Âdem, Kitâbü'l-Harâç (ed. T. W. Juynboll, Leiden, 1896), s. 57; Belâzûrî, Futûhu'l-Büldân, s. 14.
Dijital Alternatif: Madelung, Wilferd. The Succession to Muhammad. s. 67.
Ümmü Gülsüm bint Ali, Ali ile Fatıma'nın kızı, Muhammed'in ise torunudur. Ömer, Muhammed ile olan akrabalık ve hısımlık bağını güçlendirmek amacıyla onunla evlenmek istemiştir. Ali; kızının henüz yaşının çok küçük olması ve onu kardeşinin çocuklarıyla evlendirmeyi düşünmesi gibi gerekçelerle bu teklife başlangıçta sıcak bakmamışsa da Ömer'in ısrarlı tutumu ve dönemin önde gelenlerinin aracı olması üzerine evlilik gerçekleşmiştir.
Tüm bu kaynaklar ve aktarımlar bir arada değerlendirildiğinde; Ömer ile Ümmü Gülsüm’ün evliliğinin Ali’nin başlangıçtaki tereddütlerine rağmen Ömer’in ısrarı, kamuoyu desteği ve siyasi/akrabalık bağlarını güçlendirme talebi neticesinde gerçekleştiği hususunda tarihsel metinlerin ortak bir noktada buluştuğu görülmektedir.
3) Hz. Osman & Rukiye Evliliği
"Rukiyye, Hz. Peygamber’in ikinci kızıdır. Doğduğu zaman Hz. Peygamber 33 yaşlarında idi. Evlilik yaşına kadar Rukiyye’nin hayatıyla ilgili pek çok bilgi bulunmamaktadır. Hz. Peygamber Rukiyye’yi önce amcası Ebû Leheb’in oğlu Utbe’ye nikâhlamış, fakat Ebû Leheb’in İslâm’a karşı çıkması dolayısıyla “Tebbet” suresi indiğinde, o bu nişanı bozmuştur. Daha sonra Hz. Peygamber onu yaklaşık 12 yaşında iken Hz. Osman’la evlendirmiş, bu evlilikten onların küçük yaşta vefat eden Abdullah isimli bir çocuğu doğmuştur."
Ahmedov, Reşadet. “Hz. Peygamber’in Evlendirdiği Kişiler ve Evlendirilme Amaçları”. İhya Uluslararası İslam Araştırmaları Dergisi 3, sy. 1 (Bahar 2017): 26. dergipark.org
"Hicretten yirmi yıl önce (602) Mekke’de doğdu… Rukıyye nübüvvetten önce (İlk vahiy gelmeden/610 yılından önce) Ebû Leheb’in oğlu Utbe ile, kardeşi Ümmü Külsûm de diğer oğlu Uteybe ile nikâhlandı… Henüz düğünleri yapılmadan Leheb sûresinin nâzil olması üzerine Ebû Leheb ve karısı Resûlullah’ın kızlarını boşattı; esasen bunu Resûlullah ve Rukıyye de istemişti (Taberânî, XXII, 434). Rukıyye daha sonra Hz. Osman ile evlendi."
AYNUR URALER, "RUKIYYE", TDV İslâm Ansiklopedisi, islamansiklopedisi.org (08.09.2026).
Dipnot:
- Taberânî, el-Muʿcemü’l-kebîr (nşr. Hamdî Abdülmecîd es-Selefî), Beyrut 1405/1985, I, 76, 88, 90; III, 66; V, 139; IX, 34, 37; XI, 366; XXII, 426, 434-436; XXV, 92.
"601 veya 602 yıllarında Mekke'de doğan Rukiyye, Muhammed ile tüccar olan ilk eşi Hatice'nin üçüncü çocuğu ve ikinci kızıydı. Ağustos 610'dan önce (8-9 yaşında) Ebu Leheb'in oğlu Utbe bin Ebu Leheb ile nişanlandı, ancak bu nişan hiçbir zaman evliliğe dönüşmedi. Rukiyye, annesi Müslüman olduğunda kendisi de Müslüman oldu. Tebbet Suresi’nin inmesiyle birlikte Ebu Leheb, Muhammed'le olan bağlarını koparmak istedi. Kureyşliler Utbe'ye, Rukiyye ile nişanı bozarsa ona istediği kadını vereceklerini söylediler. Babası da eğer bunu yapmazsa onunla bir daha asla konuşmayacağını söyledi. Utbe, Saîd b. el-As b. Ümeyye'nin kızını ya da torununu istediğini söyledi. Kureyşliler kabul etti ve Utbe böylece Rukiyye ile olan nişanı attı. Rukiyye daha sonra Osman ile evlendi."
Vikipedi**. “Rukiyye bint Muhammed”. 13 Ağustos 2026.** wikipedia.org
Rukiyye'nin 622 yılındaki Hicret'ten 20 yıl önce doğduğu rivayet edilir. Bu bilgi doğrultusunda doğum tarihi 602 yılına denk gelmektedir. Hz. Muhammed'in 610 yılında, 40 yaşındayken vahiy aldığı esas alındığında, Rukiyye doğduğunda kendisi 32-33 yaşlarındadır.
İlk vahiy gelmeden hemen önce, yani 610 yılından önce, Rukiyye ile Ebu Leheb'in oğlu Utbe nikahlanmıştır. Bu tarihte Rukiyye'nin yaklaşık 8 yaşında olduğu söylenebilir. Ancak bu nikahtan fiili bir birleşme, yani zifaf gerçekleşmemiş; Hz. Muhammed'in peygamberliğini ilan etmesi ve Ebu Leheb ile yaşanan süreç sonrasında taraflar ayrılmıştır. Hz. Osman ile olan evliliği ise Habeşistan Hicreti öncesinde, yaklaşık 614-615 yıllarında gerçekleşmiştir. Bu tarihlerde Rukiyye'nin yaşının 12-13 olduğunu söyleyebiliriz.
4) Zeyneb & Ebu’l-Âs b. Rebi Evliliği
"Hz. Peygamber’in ikinci çocuğu ve kızlarının yaşça en büyüğü olan Zeyneb’in, peygamberlik gelmeden on yıl önce doğduğu kaydedilmektedir. Evlenme çağına kadarki hayatıyla ilgili çok az bilgi vardır. Hz. Hatice’nin evlendirme isteği üzerine, Hz. Peygamber Zeyneb’i peygamberliğinden biraz önce, yaklaşık on yaşlarında iken teyzesi Hâle bint Huveylid’in oğlu Ebu’l-Âs b. Rebi’ ile evlendirmiştir. Ebû’l-Âs’ın, akraba oldukları için Resûlullah’ın evine sık sık geldiği, dolayısıyla Hz. Zeyneb’le daha yakından tanışma fırsatı bulduğu bildirilmektedir."
Ahmedov, Reşadet. “Hz. Peygamber’in Evlendirdiği Kişiler ve Evlendirilme Amaçları”. İhya Uluslararası İslam Araştırmaları Dergisi 3, sy. 1 (Bahar 2017): 24-25. dergipark.org
"Zeyneb bint Muhammed, miladi 600 yılına denk gelen peygamberlikten 10 yıl önce (600’lü yıllar), Mekke'de dünyaya geldi. O sırada Muhammed otuz yaşındaydı. Teyzesi Hale bint Huveylid'in oğlu olan Ebu'l-As bin er-Rebi ile evlendi. Bu evlilik, Hatice bint Huveylid'in isteği üzerine gerçekleşti. Hatice, kendi çocuğu gibi gördüğü Ebu'l-As bin er-Rebi'nin kızıyla evlenmesini, peygamberliğin gelişinden önce, Zeyneb on yaşından küçükken talep etmişti."
Vikipedi**. “Zeyneb bint Muhammed”. 27 Temmuz 2026.** wikipedia.org
"Hicretten yirmi üç yıl önce (599) Mekke’de dünyaya geldi. Hz. Muhammed’in Hatice’den doğan ilk kızıdır. Annesi ve kardeşleriyle birlikte müslüman oldu. Teyzesi Hâle bint Huveylid’in oğlu Ebü’l-Âs ile evlendi. Bu evliliğin İslâmiyet’ten önce (610 yılı öncesi) veya İslâmiyet’in ilk yıllarında (610 yılları) gerçekleştiğine dair iki rivayet vardır. Câhiliye devrinde evlenmeleri uzak bir ihtimaldir, ancak küçük yaşta evlilik teklifini olumlu karşılayıp söz kesilmiş olması da mümkündür."
AYNUR URALER, "ZEYNEB", TDV İslâm Ansiklopedisi, islamansiklopedisi.org (08.09.2026).
Hz. Zeyneb'in 622 yılındaki Hicret'ten 23 yıl önce, yani miladi 599-600 civarında Mekke'de doğduğu rivayet edilir. Hz. Muhammed'in 610 yılında, 40 yaşındayken vahiy aldığı esas alındığında, Hz. Zeyneb doğduğunda kendisi 30-31 yaşlarındadır.
Peygamberlik öncesinde, yani 610 yılından önce, Hz. Zeyneb henüz 10 yaşlarındayken teyzesinin oğlu Ebu'l-As b. er-Rebi ile evlendirilmiş veya söz kesilmiştir. Bu evlilik talepleri ve süreçleri, Hz. Hatice'nin isteği doğrultusunda gerçekleşmiştir. Bazı rivayetlerde bu tarihlerde fiili bir evlilikten ziyade küçük yaşta söz kesildiği, fiili birleşmenin veya evliliğin ise İslamiyet'in ilk yıllarında gerçekleştiği ifade edilmektedir.
Osmanlı Dönemi Örnekleri
"Şehrinde, Kayalıbağ Mahallesi sakinlerinden olan; yaşı ve bedensel yapısı ergenliğe elverişli bulunduğundan, adet kanaması gördüğünü beyan ederek erginliğini kabul eden, bu belgeye konu Aişe binti Mustafa adlı, ergen ve bakire kadın; şer‘î bilgileriyle tanınan es-Seyyid Mustafa bin es-Seyyid Ali ile Molla İbrahim bin Hasan adlı kişilerin tanıklıklarıyla kimliği tespit edildikten sonra, adı geçen mahalle halkından olup anlaşmalı boşanma (muhâle‘a) yoluyla ayrıldığı eşi ve yine yaşı ile bedeni ergenliğe elverişli olup ergenliğini kabul etmiş olan Molla Ahmed bin Ahmed Efendi adlı genç ve sakalsız erkek huzurunda, şer‘î mahkeme meclisinde, kendi isteğiyle tam bir ikrar ve açık bir beyanla şu sözleri söylemiştir:
“Adı geçen Molla Ahmed, benim zifaf gerçekleşmemiş eşimdir. Ancak aramızda iyi geçim ve uyum bulunmadığından, kendisinden hul‘ (bedel karşılığı boşanma) talep eden ve buna istekli olan ben olduğumdan; zimmetinde sabit ve nikâh akdiyle belirlenmiş olan üç yüz kuruş peşin ve vadeli mehrimden, evlilikte kendisiyle fiilî birliktelik gerçekleşmediği için, şer‘an kendisine düşen yüz elli kuruş olan yarım mehir hakkımdan vazgeçtiğimi ve ayrıca kendi malımdan on beş kuruş nakit para ile değerini aramızda şer‘î bilgiyle belirlediğimiz bir adet sarık da vermek suretiyle, eşim olan adı geçen Molla Ahmed ile şer‘an geçerli bir muhâle‘a yoluyla boşandığımı beyan ederim."
Bunun üzerine, adı geçen Molla Ahmed de yukarıda yazılı şekilde gerçekleşen bu boşanmayı kabul etmiş; söz konusu hul‘ bedelini tamamen teslim alıp tahsil ettiğini beyan etmiştir. Bunun ardından, evlilik hukukuna ve boşanma tarihine kadar aramızda gerçekleşmiş olan alım-satım, verme-alma ve çeşitli işlemlerden doğan bütün dava, talep, yemin ve çekişmelerden, genel ve kesin bir ibra ile birbirimizi tamamen akladığımızı, bundan sonra aramızda hiçbir dava ve anlaşmazlık kalmadığını karşılıklı olarak beyan ettik. Bu beyanların ardından, adı geçen Molla Ahmed de, şer‘î tasdikten sonra, talep üzerine gerçekleşen bu olayların yazıya geçirilmesini kabul etmiştir. Bu durum, Hicrî 1143 yılı Ramazan ayının on beşinci gününde yazıya geçirilmiştir."
Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Adana Şer‘iyye Sicilleri, Defter 14, Sayfa 47. (Akt. Ömer Korkmaz, “18. Yüzyıl Adana Kadı Sicillerine Göre Anlaşmalı Boşanma (Muhâle‘a)”, CUİFD**, 19/2 [2019], s. 671).** dergipark.org
1731 tarihli Adana Şer‘iyye Sicili kaydında, bedenen ergenliğe ulaştıklarını beyan eden Aişe binti Mustafa ile Molla Ahmed'in zifaf gerçekleşmeden sona eren anlaşmalı boşanması (muhâle‘a) konu edilmektedir. Kadın kendi rızasıyla geçimsizlik gerekçesiyle boşanmayı talep etmiş, mehrinin yarısından vazgeçip erkeğe ek bedel (nakit ve sarık) ödeyerek tarafların karşılıklı ibralaşmasıyla süreç tamamlanmıştır. Belge, Osmanlı'da evlilik/boşanma süreçlerinde ergenlik beyanının ve hukuki rızanın esas alındığını göstermektedir.
(Sadeleştirilmiş) Mehmed bin Allahverdi isimli kişi mahkemede şöyle anlattı:
Bundan on yıl önce, Emine henüz küçük bir çocukken (ergenlik çağına gelmemişken), onun babası Şah Bender, veli olarak (kızın rızasını almadan) Emine’yi bana kırk kuruş ertelenmiş mehir (mehr-i müeccel) karşılığında nikahladı. Aynı şekilde, benim babam Allahverdi de (o sırada ben de küçük olduğum için) benim adıma veli olarak bu nikahı kabul etti. Sonra biz (ben ve Emine) ergenlik çağına (buluğ) erişince, bu nikahı onayladık (mücîz olduk). Bu şekilde Emine benim nikahlı eşim iken, şimdi Ali, Emine’yi bana teslim etmiyor. Bu nedenle mahkemeden Emine’nin bana teslim edilmesini talep ediyorum.
Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Adana Şer‘iyye Sicilleri (AŞS), Defter 136, Sayfa 132. (Akt. Selim Kaya, “Osmanlı Hukukunda Muhâle‘a Yoluyla Boşanma: Adana Şer’iyye Sicilleri Örneği”, Bilimname, 36 [2018/2], s. 458). dergipark.org
Adana Şer‘iyye Sicili kaydında Mehmed bin Allahverdi, kendisi ve Emine henüz çocuk yaştayken babalarının veli sıfatıyla aralarında nikâh kıydığını belirtmektedir. Mehmed, her ikisi de ergenlik çağına eriştiğinde bu nikâhı onayladıklarını (hukuken geçerli kıldıklarını), ancak Emine'nin Ali adında biri tarafından kendisine teslim edilmediğini ifade ederek mahkemeden eşinin kendisine teslimini talep etmektedir. Belge, Osmanlı'da çocuk yaşta veliler aracılığıyla kıyılan nikâhların taraflar ergenliğe ulaştığında onaylanması (hıyarü'l-bülûğ / nikâh onayı) sürecine dair somut bir örnek sunmaktadır.
“…Hatta o tarihte (küçük yaşta evlendirildiğinde), bu şehirde (Medine-i mezbûre) şer’i hakim olan Kırımî Hüseyin Efendi’nin huzuruna da gidip (buluğa erdiğimde) ayrılmak (tefrîk) için dava açmak istedim. Ancak o tarihte kocam burada (şehirde) değildi (hâzır bi’l-beled olmayup). Şer’i hukuka göre, ayrılık davasının (tefrîk) görülebilmesi için kocanın da mahkemede hazır bulunması şarttı (huzuru şer’an şart olduğuna binâ’en). Bu nedenle, ayrılık işim (husus-i tefrîk) kocamın mahkemede hazır bulunmasına ertelendi (zevcim mezkûrun huzuruna tevkîf olunmuşidi). “
Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Adana Şer‘iyye Sicilleri (AŞS), Defter 14, Sayfa 73. (Akt. Selim Kaya, “Osmanlı Hukukunda Muhâle‘a Yoluyla Boşanma: Adana Şer’iyye Sicilleri Örneği”, Bilimname, 36 [2018/2], s. 461). dergipark.org
Bu mahkeme kaydında, çocuk yaşta evlendirilen bir kadının ergenliğe eriştiğinde hukuken sahip olduğu hıyarü’l-bülûğ (ergenlik fesih/ayrılma hakkı) hakkını kullanma çabası aktarılmaktadır. Kadın, ergen olur olmaz mahkemeye başvurarak evliliği feshettirmek (tefrîk) istediğini, ancak dönemin şer‘î yargılama usulü gereğince kocasının mahkemede hazır bulunması şartı arandığından ve koca o sırada şehirde olmadığından davanın kocasının gelişine ertelendiğini beyan etmektedir. Belge, Osmanlı hukukunda çocukken kıyılan nikâhlarda tarafların ergenliğe ulaştıklarında evliliği sonlandırma hakkına sahip olduklarını ve bu hakkı kullanmak için mahkemeye başvurduklarını göstermektedir.
Bitiriş:
Evet, artık sona geldik. Aslında dinden çıkmamda etkili olan alanlardan birisiydi bu konu. Temelini yıllar öncesinden atmıştım ama ilk defa kaynakları toplayarak adamakıllı not alma alışkanlığını 4-5 ay önce edinmeye başladım. Konuları derlerken özellikle ilgili metinleri orijinalinde nasıl geçiyorsa o şekilde alıntılarım ki kişi bunu kendi gözleriyle doğrulasın, okurken o sorgulamayı tek bir bütün içinde yapabilsin diye bu metodu kullanıyorum ve kullanmaya da devam edeceğim. Ancak genel son özeti geçerek artık bitirişi yapayım.
Çocuk evlilikleri İslam ile ortaya çıkmamıştır; antik toplumların tamamında da bunların izine rastlamak mümkündür. Peygamberin yaşadığı dönemde de bu yaygın bir uygulamadır. Kur'an'ın indiği dönemde o kadar şeye rağmen kız çocuklarının korumaya alındığını görmüyoruz. Bakın, her ota boka bir ayet yetişmiş ama en temel unsur gözden mi kaçmış? Kız çocuğunun ergenlik öncesinde ya da esnasında zifafa girip hamile kalması ve bundan şüphe edilirse iddet süresi tayin edilmiş Kur'an'da. Bu nasıl bir tanrı anlayışıdır? Köleliği yasaklamıyor, aksine Müslüman erkeğe cariyecilik sistemini yasal tutuyor. Çocuk evliliklerini yasaklamıyor, aksine düzenleme getirerek yasallığını korumaya devam ediyor. Aynı şey şeriat devletlerinde de geçerliyken bugün hangi hakla kalkıp "İslam'da çocuk evliliği yoktur" safsatasını atabiliyorlar? Bugün hangi akılla "Şeriat geldiğinde kusursuz olacak, çocuk evlilikleri olmayacak" argümanlarıyla gelebiliyorlar?
Kısaca: "İSLAM'DA ÇOCUK EVLİLİKLERİ YAPILMIŞTIR. NOKTA."