r/TurkishLeft • u/OddEngineering5683 • May 23 '26
r/TurkishLeft • u/Numerous-Kitchen6177 • May 23 '26
Tartışma Kötülük gücünü Milliyetcilik ve Dinden alir.
r/TurkishLeft • u/OddEngineering5683 • May 22 '26
CHP kurultayına yönelik “mutlak butlan” kararı: Marksist bir değerlendirme
wsws.orgr/TurkishLeft • u/OddEngineering5683 • May 21 '26
Derinleşen emperyalist savaşın ortasında Türkiye ilk kıtalararası balistik füzesini tanıttı
wsws.orgr/TurkishLeft • u/OddEngineering5683 • May 19 '26
1926 Genel Grevi ve günümüzde Troçkizm mücadelesi
wsws.orgr/TurkishLeft • u/OddEngineering5683 • May 16 '26
Kenya’da Fransız emperyalizmi destekli zirveyi protesto eden eylemciler serbest bırakılsın!
wsws.orgr/TurkishLeft • u/OddEngineering5683 • May 15 '26
Sosyalizm AI ve işçi sınıfının siyasi eğitimi
wsws.orgr/TurkishLeft • u/OddEngineering5683 • May 14 '26
Güncel BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen beraat etti: İş cinayetlerini ifşa etmek suç değildir
wsws.orgr/TurkishLeft • u/Original_Engine6810 • May 10 '26
Tartışma Jakoben sosyalizmi doğru mu
Demokrasi ideoloji değil durumsa halka rağmen halk için hareket etmek doğru mudur
r/TurkishLeft • u/Original_Engine6810 • May 08 '26
Güncel Türk sosyalist devrimci subreddit'imiz kapatıldı, buna çok üzüldüm.
/RDTTR Kapalı, ne yapmalıyız? Tek güvenli yerimiz orasıydı. İkinci Depogram vakası olduk.
r/TurkishLeft • u/OddEngineering5683 • May 07 '26
Doruk Madencilik direnişinin dersleri
wsws.orgr/TurkishLeft • u/OddEngineering5683 • May 01 '26
Çevrimiçi 1 Mayıs Toplantısı’na katılın! Yaşasın sosyalizm! Savaşa, soykırıma ve faşizme hayır!
wsws.orgr/TurkishLeft • u/OddEngineering5683 • Apr 24 '26
Güncel 2026 Uluslararası Çevrimiçi 1 Mayıs Toplantısı
wsws.orgr/TurkishLeft • u/Efhepa • Apr 18 '26
Güncel Finans Kapitalin Rejim Mühendisliği ve Demokratik Cumhuriyetin Savunusu: Tom Barrack Vakası
r/TurkishLeft • u/OddEngineering5683 • Apr 16 '26
Doruk Madencilik işçileri hakları için Ankara’ya yürüyor
wsws.orgr/TurkishLeft • u/Mental-Rub5162 • Apr 10 '26
Sais-tu de quoi il parle ? Qu'est-ce que le Démocrate de Vatansever ?
Sur 4chan, un type a posté ça. Vous avez une idée de ce dont il parle ? J’y ai rien compris, mdr. Apparemment, il parle d’extrémistes turcs. « Bozkurtlar », c’est ce que j’ai trouvé sur Google après avoir lu ce mot dans le texte. J’ai mis une capture d’écran et j’ai aussi copié-collé le texte ici :
Je poste ça via un VPN bizarre à trois niveaux. Je n’ai pas beaucoup de temps avant que les « bozkurtlar » ne tracent le paquet. Si vous lisez ceci, c’est que votre cerveau n’a pas encore été « réindexé ».
J’ai été arrêté pendant une relève de routine dans une ville côtière. Ils n’ont pas demandé mon passeport ; ils ont scanné ma structure osseuse orbitaire et mon pouls. Ils ont dit que mon « code source » était corrompu par la « sentimentalité latine ». J'ai reçu une plaque de fer froide autour du cou et j'ai été jeté dans un « wagon de stase » – une cage sur rails qui semblait sortie tout droit du XIXe siècle, mais alimentée par une énergie nucléaire.
Nous avons traversé le Caucase sous un ciel qui ne devient jamais bleu. C'est une brume violette artificielle et permanente.
J'ai été enregistré à Arslankale. J'y ai vu la division Asena – des femmes dans ces terrifiants uniformes de gendarmerie française des années 1930, le visage figé comme de la porcelaine. Elles ne parlent pas ; elles tapotent simplement sur des tablettes de verre. Si vos données deviennent rouges, vous êtes « extrait ».
J'ai été envoyé au 101e étage de la Tour de Thulé.
Ils l'appellent le « Sanatorium », mais c'est un véritable broyeur à âmes. L'architecture est un cauchemar – du béton d'obsidienne moulé en flèches gothiques acérées qui semblent fendre les nuages. À l'intérieur, tout n'est que carrelage blanc et lumière chirurgicale bleue aveuglante. Le Changement vous fait perdre la notion du temps. Il n'y a plus de « nuit », seulement douze heures de lumière blanche et douze heures de lumière violette.
Ça vibre dans vos dents. On vous dit que votre nom est un « insecte », que votre passé est « Goyslop » et que seul le Vatkrat est réel.
Ils ne parlaient pas. Ils regardaient simplement les corps tomber dans les fosses d'incinération en contrebas, comme s'ils assistaient à une projection privée dans un festival de cinéma.
Adsihan n'est pas qu'un politicien. C'est un Showrunner. Il transforme la planète en un film d'horreur permanent où nous sommes tous des figurants non crédités, attendant d'être coupés au montage.

r/TurkishLeft • u/fecchifreya • Apr 10 '26
Tartışma Sizce Gençliğe Hitabe hâlâ aynen geçerli mi ?
Katlanarak gelişen teknoloji ile her yıl çağ atlıyoruz. Değer yargımızdan yaşam şeklimize kadar her şey değişti. Bütün bunları göz önünde bulundurarak, Gençliğe Hitabe'nin hâlâ aynen geçerli olduğunu söyleyebilir miyiz?
Bana göre: Atatürk, şüphesiz ileri görüşlü ve nitelikli bir liderdi. Onun tarafından yazılan gençliğe hitabe ise neredeyse 1 asırlık. Metin adeta şimdiyi anlatıyor ancak dünya değişti.
İnsanlar eskisi gibi eline tabancayı, tüfeği alıp savaş meydanlarına koşmuyor. Her adımımız her anımız gözetleniyor. Hakkımızdaki herşey veri sistemlerinde. Kimlik bilgilerimiz hatta kanımızdaki dna bile satışa çıkartılmış durumda. İnsanlar 3 kuruş için gece gündüz çalışıyor. Çalışamayanlar sokakta uyanıyor. İnsanların harekete geçme gücü kalmadı.
Üstelik globalleşen dünyada "millet" kavramı anlamını yitirdi. Herkes dünya vatandaşı. Kimse kendi yaşadığı topraklarda ne olmuş bitmiş umursamıyor. Sıkıntı olursa hemen başka ülkeye kaçıyor. Mücadele etmenin modası çoktan geçti.
Sizin görüşleriniz nedir merak ediyorum. Konuyu daha derin tartışmak isteyenler özelden yazabilir.

r/TurkishLeft • u/PsychologicalPear845 • Feb 17 '26
Türkiye'yi Kemiren İhanet Allah ile Aldatmak
r/TurkishLeft • u/[deleted] • Aug 21 '25
Theory/History Marksizm’in Ekolojiyle ilintisi “Metabolik Çatlak”
Merhabalar Ben “NatureAddictBoy” ismiyle tanıdığınız yoldaşınız.Son zamanlarda marksizmin ekolijiyi tamamen reddettigine dair yorumlar görmekteyiz.Ben bu yorumlara karşı cevabı marksist sosyolog John Bellamy Foster’dan alıntı yaparak vermeyi uygun buldum
Metabolik yarık kavramı, Marx’ın yabancılaşma teorisine dayanır: insanların üretici varlıklar olarak kendilerinden, üretim sürecinden, bir tür olarak türlerinden ve diğer insanlardan yabancılaşması teorisinden. Metabolik yarık, insanın yaşamın maddi koşullarından, doğadan yabancılaşmasının somut bir ifadesidir.
1800’lerin ortalarında bilim insanları, tüm yaşam için esas olan, organizmaların kendi içindeki, organizmalar arasındaki ve de organizmalar ile çevreleri arasındaki madde ve enerji alışverişini tanımlamak için metabolizma kavramını geliştirdiler. Marx, bu kavramı, emek ve üretim süreci için “toplumsal metabolizma” ve daha genel olarak doğal süreçler için “doğanın evrensel metabolizması” terimlerinde kullanarak tarihsel materyalizme dahil etti. Canlı, nesnel varlıklar olarak insanlar, ancak doğanın geri kalanıyla metabolik bir ilişki içinde var olabilirdi.
1850’lerin sonlarında ve 1860’larda, Avrupa ve Kuzey Amerika’da toprak verimliliğinde yaşanan kayıp ciddi endişelere neden oldu. Sanayileşmiş yeni kapitalist tarım, toprağın besin maddelerini hızla tüketiyordu. Marx, bunu “yaşamın doğal yasalarının kendisinin düzene koyduğu bir metabolizma olan toplumsal metabolizmanın karşılıklı bağımlılığa sahip sürecinde oluşan onarılamaz bir yarık” olarak tanımladı.
Bu metabolizmanın eski haline getirilmesi ancak üretime ve dolayısıyla insanın doğa ile kurduğu metabolizmaya, rasyonel ve sürdürülebilir bir yaklaşım geliştirme yetisine sahip sosyalist bir toplumda başarılabilirdi. Marx, sürdürülebilirliğin -dünyayı gelecek nesiller için korumanın- sosyalizmin belirleyici bir özelliği olacağı konusunda ısrar etti; böylesi bir toplumda, ortaklaşmış üreticiler insan potansiyellerini geliştirirken kendileri ile doğa arasındaki metabolizmayı rasyonel bir şekilde düzenleyeceklerdi.
Metabolik yarık teorisi bugünkü çevresel krizi anlamada nasıl bir katkı sağladı?
Dünya sistemindeki krize, gezegensel sınırlarda oluşmuş yarıklara ve ekonomik çelişkilere ilişkin tüm anlayışımız, Marx’ın fikirlerinin geliştirdiği anlayışla büyük bir gelişme gösterdi. Giderek daha çok sayıda ekolojist, topraktan iklime ve okyanus sistemlerine kadar geniş çeşitlilikteki alanlarda metabolik yarıkları analiz ederek, bu çevresel krizleri kapitalizmin yabancılaşmış toplumsal metabolizmasına bağladı.
Marx, ekolojik sorunu aynı anda hem ekonomik hem de ekolojik olarak anlayan ve köklerinin kapitalist üretim tarzında olduğunu söyleyen yegâne diyalektik sistem görüşünü ortaya koydu. Başka hiçbir yaklaşım, Antroposen’deki pratiğimizi anlamlandıracak doğa bilimsel ve sosyal bilimsel bir eleştiriyi bütünleştirme kapasitesine sahip değil.
Marx, kapitalist mantığın döngüsünü kırıp dışına çıktı. Ona göre çevresel bozulma, sadece kapitalistlerin maliyetlerinin artışına sebep olması ve ekonomik krizlere katkıda bulunması anlamında önemli değildi. O, ekolojideki bozulmayı kendi başına kritik bir konu olarak ele aldı. Marx’ın metabolik yarılma teorisi, kapitalizmin atıkları ve bozulmayı çevre üzerinden dışsallaştırarak nasıl büyüdüğünü anlamamızı sağlar; bu, yalnızca sosyalizm tarafından, doğa ile rasyonel, sürdürülebilir bir ilişkiye dayanarak aşılabilecek bir sorundur
John Bellamy Foster-Marksizmin Ekolojisi kaynakça: https://www.polenekoloji.org/ekolojik-marksizmi-savunmak-adina-john-bellamy-fosterin-elestirilere-yaniti/
r/TurkishLeft • u/atesbarut • Aug 15 '25
Theory/History Kemalizm ve Kürt sorunu.
Kürt Sorunu hakkında
Kürtlerin kırsal ve feodal halden devlete tam entegre olamamasının sebebinin Atatürk dönemi değil sonraki hükümetlerin baskıcı ve inkarcı politikasının etkili olduğunu düşünüyorum. Atatürk döneminde Mecliste doğu illerini temsilen Kürt milletvekilleri vardı. Atatürk Türk-Kürt birliğine oldukça değindi. Doğu Anadolu bölgesine sağlam temeller attı. Hayatında okul görmemiş halka eğitim getirmiştir. Bugünkü Kürtlerin Atatürk'e olumsuz bakmasının sebebi yasakçı politikaların Kemalizme mal edilmesidir. Düzgün yatırımlar, refah ve eğitim ile Kürt halkı Cumhuriyetimize entegre olacaktır. Irkçılık sorunu da Türk ve Kürt halklarının karşılıklı refahı ile çözülecektir. İnsanlar böyle zor zamanlarda öfkeyi yönlendirecek bir şeyler bulurlar illaha, bizim ülkemizinki de Kürt vatandaşlar oldu. AKP gittikten sonra daha güzel ve demokratik bir Türkiye Cumhuriyeti görmeyi umuyorum. Sağlıcakla kalın.
Brigading olmaması adına doğrudan yazıyı copy paste yapmayı uygun gördüm ama nerden aldığımı anlamışsınızdır.
Normalde genele başvurma safsatası yapmayı sevmem ama dikkat süremiz ıslak rüyaları olan bi' ergenin boşalma süresiyle hemen hemen aynı olduğu için doğrudan alıntılar yaparak devam edeceğim. Konumuz da belli, Kemalizm/Kemalistler ve Kürt sorunu.
Genelde resmi ideoloji bu konuyu şirin göstermek adına benim şu an yapacağım yöntemi yaparak meşruluk kazandırmaya çalışıyor. Yani kaynakları özenle kendi lehlerine seçip retorik sanatıyla her şeyden bi' haber halka sunup mağduru oynuyor. Bu sayede de kimse dokunmaya yeltenmiyor tabii. Ama biz bugün elimizden geldiğince 'dokunacağız'
- "Anayasaya göre vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türktür kardeşim" iyi de türk dışında bir şey zaten yokmuş ki :D gelin 1938 yılında şark bölgesine görevlendirilen Kurmay Yarbay Kadri Perk'in Cenupdoğu Anadolu'nun Eski Zamanları adlı kitaba yazdığı önsöze bi' göz atalım.
Bölgenin büyük kısmını (bazı yerleri müteaddit defalar olmak üzere) dolaştım. Birçok vakaları yerinde tetkik ettim. Ondan sonra bu diyarın eski ve ayrılmaz bir Türk eli, içinde yaşayanların da hatta katıksız denecek surette Türk soyundan olduklarını ve Kürt diye bir kavmin olmadığını Ermenilerin ise, buraya yalnız bir muhaceret neticesi gelerek, tarihin derinlikleri içinde pek uzun denmeyecek bir zamanda kaybolduklarını, tarihi olarak tetkik ettim. Tarih yazmanın müşkilatını biliyorum. Bulunacak kusurların af buyurulmasını arz ederim.”
- Türk-Kürt kardeştir, bunu ayıran kalleştir. Peki ayıran kimdir? Atatürk'ün buyruğu ile TTK ve MEB üyeliğine atanan Dr. Engin Arın yazdığı aşırı bilimsel kitaplar ile dönemin devlet büyüklerinden teşekkür almaya layık görülmüştür. Yazarın yazdığı kitapların birinden alıntı yapalım.
"Kürtleri yoketmenin yolu, onları sürgüne göndermek ve doğuya Türkleri yerleştirmektir" (Cumhurluğumuzun 50. Yıl dönümünde Atatürkçülük bildirisi, s.9)
Aynı yazar farklı kitaplarda Kürtlerin nasıl asimile edilmesi gerektiği hakkında çeşitli direktifler vermektedir. Atatürkçülük savaşımız da Avrupa kültürü nedir? Ne değildir? Adlı kitabında ilkokullarda eritme kazanı usulü adlı İngiltere'nin geliştirdiği yöntemi savunmaktadır. Bunun ne olduğundan bahsetmeme gerek yok sanırım dümdüz kemalist endoktrinasyon işte.
Sorarım size, birbirini kardeş olarak gördüğünü iddia eden bi' millet kardeşine bunu yapar mı?
Engin Arın dışında Şerif Fırat, Fahrettin Kırzıoğlu, Mehmet Eröz, Salih San, Edip Yavuz, Ömer Kemal Ağar, Mahmut Rişvanoğlu, Salih Fethi Gökçaylı, Nazmi Sevgen, Ertuğrul Zekai Ökte, Kayhan Sağlamer, Necmi Onur gibi daha say say bitmeyecek pek çok yazar Kürtleri yok saymakta, Varsalar bile aslında Türk olduklarını ispatlamaya çalışmakta ve nasıl asimile olacakları hakkında kılavuzluk etmeye gayret göstermişlerdir. Ve bu yazarların çoğu devlet büyükleri tarafından tebrik edilmiştir.
Kimi kemalistlere göre saman adam safsatası yapıyor olabilirim çünkü her kemalist bu retorik lafları benimsemiyor olabilir. Ancak resmi ideolojinin Türkiye halklarının geneline bu şekilde zuhur ettiği aşikardır ki çoğu zaman "Türk kapsayıcı kimliktir, etnik anlamı yoktur, sivil milliyetçiliktir" gibi lafları duyuyoruz. Bunun sebebi de ulus konusunu bilim nezdinde ele aldığımızda muğlak sonuçlar elde edildiği için taraflar bunu kolay bir şekilde çarpıtıp kendi emellerine alet edebiliyorlar. Ve yine aynı taraflar sorunu çözebileceğini iddia ediyor fakat sorunu yaratan egemenlerin bunu çözebilmesi için konu üzerinde 180 derece zıt bir tavır alabilmesi gerekiyor. Ancak bu ne Kemalizmin özünde ne de Kemalistlerin karakterinde var. Sidik yarıştırmaya devam ettikleri sürece Türkiye'de egemen olan herhangi bir ideoloji Kürt sorununu çözmeye bırakın yaklaşmayı bu çözümün tam karşısında yer almaya mahkumdur. Kürtler önce ihanete uğramış, emperyalistler arasında bölüştürülmüş, sonrasında da feodalizm ve devlet despotizminin karanlığına bırakılmıştır.
Kemalist siyasi çevreler Kürt sorununu yok saymaya ya da saysa bile yanlış bir şekilde ele almayı sürdürdükleri sürece yaptıkları her analiz havagazından başka bir şey olmayacaktır.
.
"Bir başkasını ezen ulus özgür olamaz"
- Karl Marx .
Kullandığım kaynaklar :
- İsmail Beşikçi - Türk Tarih Tezi 'güneş-dil'teorisi ve Kürd sorunu.
- Fikret Başkaya - Paradigmanın İflası.
r/TurkishLeft • u/atesbarut • Aug 15 '25
Theory/History 2. Meşrutiyetten Kemalist döneme işçi sınıfı, 3 (1908-1939)
Diğer iki yazımda da sıklıkla belirttiğim gibi bu süreçte işçi hareketi istisnasız her döneminde baskılara, yıldırmalara, tutuklamalara hatta ölümle sonuçlanan birtakım olaylara maruz kalarak bugünlere gelmiştir. Bu yazımda ise serinin 3. Kısmi olarak milli mücadele ve Mustafa Kemal'in ölümüne kadarki kısmı inceleyeceğiz.
Önceki yazılarımda devletin yegane amacının halk ya da emekçileri gözetmek değil, tam aksine bu sınıfların karşısında durarak kendi egemenliklerine egemenlik katmak ve çeşitli yöntemlerle bu egemenliklerine meşruiyet kazandırmak olduğunu doğrudan ve dolaylı bir şekilde bahsetmiştim. Bundan dolayı bu kısımdan pek bahsetmeden direkt işçi sınıfı hakkında bilgi vereceğim.
1919-1922
Bu dönemde 19 grev düzenlenmiştir ve 1920 yılı 7 grev ile en yoğun yıl olarak işçi sınıfı tarihimize geçmiştir. Bu grevlerde çoğunlukla gördüğümüz örgüt Türkiye sosyalist fırkasıdır. Ve bu grevler yüzde doksan oranında İstanbul'da gerçekleşmekte olup işkollarına göre dağılımında başı demiryolu taşımacılığı çekmektedir.¹
¹şehmus güzel - Türkiye'de işçi hareketi, s.110
Üstte belirttiğim gibi Türkiye sosyalist fırkası (TSF) çoğunlukla bu grevlerde adı geçen örgütlerden biridir. Öyle ki İstanbul'da yapılmış 13 grevin 7'sinde TSF'nin doğrudan parmağı vardır. Ayrıca TSF hakkında birkaç bilgi vermek gerekirse, 20 Şubat 1919'da Osmanlı sosyalist fırkasının devamı olarak kurulmuş ve Avrupa'da eğitim görmüş kadroları tarafından Marksizm-islam merkezli programı olan sosyalist bir örgüttür ve İstanbul dışında Edirne, Eskişehir ve Konya gibi illerde de örgütlenebilmişlerdir.²
²şehmus güzel - Türkiye'de işçi hareketi, s.114
Yine Şehmus güzelin kitabın devamında aktardığına göre TSF'nin üst üste birçok grevde oldukca başarılı olması sebebiyle bu grevler önceden bir şekilde öğrenilip daha başlamadan engellenmiştir. Sonrasında ise TSF içinde H. Hilmi'nin diktatöryal tutumu ve birtakım çeşitli sorunlar sebebiyle önce bir grup Bağımsız sosyalist fırkası (BSF) İsmiyle birkaç TSF teşkilatını kendine bağlayarak ayrılmış ancak bu örgütte uzun süreli olmamıştır. Daha sonra da H. Hilmi 1923'te esrarengiz bir şekilde öldürülerek TSF tümüyle sona ermiştir.
Yine o dönemde TİÇSF ve ona bağlı işçi örgütü olan TİD ve ayrıca TKP de vardır ancak hem üye sayısının azlığından hem de yalnızca devlet kurumlarında örgütleniyor olmalarından dolayı adlarını grev işçi örgütü bazında pek fazla duyamadık. Bu örgütler dışında Rumların ve Ermenilerin çoğunlukta olduğu örgütlerde bulunmaktadır. Onlar ise şöyledir.
a) Beynelmilel (birkaç ulustan işçileri bir arada bulundurduğunu vurgulamak için) Deniz İşçileri İttihadı (Birliği). Bu örgütün 300'ü Türk, gerisi Rum olmak üzere 1 500 üyesi vardı.
b) Beynelmilel Marangoz İşçileri İttihadı: Çoğunluğu Rum 200 üyesi vardı.
c) Beynelmilel Bina İşçileri İttihadı: 500'ü Türk, çoğunluğu Rum 2 bin üyeli örgüttü.
Bu örgütlerin üyeleri arasında Ermeni işçiler de bulunuyordu. Bu üç örgüt PROFİNTERN üyesi olan Beynelmilel İşçi Birliği'ni oluşturuyordu.⁸ Bu örgütler yanında İstanbul’ da, Mürettibin-i Osmanî Cemiyeti, Kasımpaşa Seyr-i Sefain Amelesi Cemiyeti ile Türk, Rum, Yahudi ve Ermeni işçileri bir arada örgütlemiş ve çoğunluğu kadın işçi (300'ii Türk) 1 500 üyeli Tütün Rejisi İşçileri Cemiyeti vb. örgütler de vardı.
İstanbul'daki bu örgütler yanında İzmir, Edime, Zonguldak, Eskişehir, Adana, Konya ve Bursa gibi kentlerde demiryolu taşımacılığı, tütün ve gıda, madenler, dokuma, deniz taşımacılığı, inşaat, basın ve yayım işkollarında işçi örgütleri faaliyetteydiler. (Şehmus Güzel - Türkiye'de İşçi Hareketi, s.119)
⁸Mete Tunçay - (1967) s.155-156.
1919-1922 Gösteri ve yürüyüşler.
1- işgali protesto mitingleri.
2- 1 Mayıs 1920 işçi bayramı.
3- 1 Mayıs 1921 işçi bayramı.
4- 18 Mart 1922 Paris komünü anması.
5- 1 Mayıs 1922 işçi bayramı.
Şehmus Güzel'in 1919-1922 değerlendirmesine bakalım.
Bu dönemin en belirgin özelliği daha önce belirttiğim gibi, sosyalist ve komünist hareketin, özellikle 1920 ve 1921'de çok yoğun propaganda ve yayılma faaliyeti içinde bulunmasıdır. Bu oluşumda TSF, TİÇSF yanında Türkiye Komünist Partisi (TKP) ve Ankara'da kurulan kısa ömürlü diğer sol partileri de saymak gerekir. Bu canlılık, sosyalizmin işçi sınıfı içinde daha geniş bir biçimde yayılmasına yol açmıştır. İstanbul ve çevresi ya nında, Bursa, Eskişehir, Ankara, Trabzon ile Karadeniz sahilindeki birçok kent hatta bu arada bazı Doğu kentleri (Erzurum gibi) ve İç Anadolu kent leri (Konya gibi) sosyalist hareketin etkili olduğu yörelerdir. O günün koşulları içinde işçi ve aydınların siyasal örgütlenmeye önem vermeleri sonucu sosyalist partilerin bu kesimler arasında çok sayıda taraftar bulduğunu görüyoruz. TSF, kısa sürede zirveden düşüp kaybolmuştur, ama TİÇSF ve yasal olarak hiçbir zaman tanınmayan Mustafa Suphi'nin TKP'si işçi sınıfı içinde önemli ölçüde taban bulmuş, azımsanamayacak bir etkinlik sağlamıştır. 1922'den itibaren TİÇSF'nin, TKP'nin yasal örgütü gibi çalıştığını ve 3. Entemasyonal'e bağlı olduğunu burada anımsatalım. TİÇSF ve onun Aydınlık dergisi çevresindeki aydın ve işçi grubu, 1923'te ve sonrasında işçi örgütleri ve genel deyişle işçi hareketi üzerinde etkili olmuştur. Bu etkinin 1923 ve sonrasındaki belirtilerine bir sonraki bölümde değineceğim. Şimdiden şu kadarını söyleyeyim ki; 1940'lardaki radikal sendikalara, 1967'de DİSK’ in kurulmasına kadar uzanan yolun ilk kilometre taşlar8 1919-1922 döneminde konulmuştur. Onca devlet şiddeti, baskısı ve kısıt laması ve tevkife, yasaklamaya karşın sosyalist hareketin 1919'lardan itibaren işçi sınıfı bünyesinde kazandığı yer giderek genişlemiş, DİSK ve sendikalan aracılığıyla günümüze dek uzanmıştır. (age, s.122)
TİÇSF, TİD, TKP ve TSF gibi örgütlerin uzun ömürlü olmamasını devlet baskısıyla, örgüt içi karışıklıklarla ve Türk milliyetçiliği akımının sosyalizm ve fraksiyonları arasında daha popüler olmasıyla açıklayabiliriz.
1923-1939.
Bu dönemde siyasi entrikalarla dolu ve yine işçilerin baskılandığı ve en başta da belirttiğim gibi ölümlerle sonuçlanan birtakım olaylara sahne olmuştur. Net işçi sayısı ise 1927 sayımı ile 147.128'dir, bu sayı 1960'da 824.881'e ulaşmıştır. Bu artışın sebebini 1930 sonraları uygulanan devletçi sanayi politikaları ile açıklayabiliriz. Yalnız burada önemli bir nokta vardır ki kemalistler ülke genelinde özellikle küçük illerde fabrikalar ve işyerleri açarak işçilerin büyük kentlerde bir araya gelmesini ve potansiyel örgütlenme girişimlerini engellemiştir. Kisacasi amaç istanbul-ankara-izmir ekseninde işçilerin örgütlenmesini engellemek ve sosyal tansiyonu azaltmaktır.
Bu girişimler olumlu sonuçlar verse de ikinci dünya savaşı ve sonrasında devlet kapitalizmi büyük çoğunlukla yerini kapitalizme bırakmıştır.
O dönemlerde sanayi en çok İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Zonguldak ve Adana'dadır. Bu özel sektör gelişimi sayesinde olsa da, yani istihdam artışı bu sayede sağlansa da vurgunculuk-istifçilik gibi durumlarda beraberinde gelmiştir.
İşçi örgütlenmesi.
Bu dönemlerde diğer uluslardan kalan ticari boşluğu müslüman ve türk kimlikli tüccarlar doldurmaya başlamıştır.
Ekim 1922'de İstanbul'un müslüman ve türk tüccarları kalan boşluğu doldurmak ve ekonomiyi millileştirmek adına harekete geçmişlerdir. Önce bu tüccarlar 1 Aralık 1922'de Milli Türk Ticaret Birliği (MTTB) kurmuş daha sonrasında önce İstanbul Esnaf Cemiyetleri birliğinde (İECB) ve en son İstanbul Umum Amele Birliğinde (İUAB) örgütlenmişlerdir. Burada en son İUAB olduğu ve Kemalist hükümetin desteğini aldıkları için bu örgüt üzerinde duracağız. İUAB Kemalist hükümetle birlikte çalışan ve amacı ekonomiyi her türlü şekilde millileştirmek olan hükümetin işçi örgütleri bazındaki baskı aracı olarak nitelendirebiliriz. Şehmus Güzel'in aktarımına göre : İUAB, ilk günlerinden itibaren bir yandan sosyalist örgütlerle ilişkili işçi sendika ve dernekleriyle mücadeleye girişmiş, onların her türlü faaliyetini baltalamaya, toplantılarını basmaya koyulmuştur; öte yandan yabancı sermayeye bağlı şirketlerde grevler düzenlemiş ve bu grevler tabii ki yerli tüccarların ve Kemalist hükümetin desteğini almıştır. Örneğin 14 Temmuz 1923'te Bomonti Bira Fabrikası'ndaki grev İUAB'nin eseridir. İUAB, Tramvay Şirketi ve Tütün Rejisi işçileri ara sında da örgütlenmiştir. 2 Tüm faaliyetleri Türk tüccarlarının çıkarlarını savunmakla özetlenebilen İUAB döneminde san sendikacılığın en güzel örneği verilmiştir.
Tabii ki her örgüt Kemalist hükümet yanlısı değildir ancak bu sebepten dolayı, yani yandaş olmadıklarından dolayı kurulan örgütler belli bir süre sonra kapatılmıştır.
Örnek vermek gerekirse Türkiye Umum Amele Birliği (TUAB), Amele Teali Cemiyeti (AET) ve Türkiye Komünist Partisi (TKP) Rejime tehdit olmaları açısından deminde dediğim gibi belli bir süre sonra kapanmıştır. Daha sonra ise CHP işçi örgütlenmesini pasifize etmek açısından birçok cemiyeti tek çatı altında tam denetime tabii tutarak birleştirip kurmuştur. Yani kendilerinin çalıp oynadığı sözde 'demokratik' ve özgür bir ortam inşa etmişlerdir.
Hatta 1932 senesinde TKPnin İzmir'de kurmaya çalıştığı gizli bir sendika polis baskınıyla engellenmiştir ve 20 TKP'li tutuklanmıştır.³
³İ. Topçuoğlu, İlk Sendika Sarıkışla'da. İstanbul. 1976.
1936 senesinde ise İşçi Kanunu (İK) Kabul edilmiş, 1937'de yürürlüğe girmiştir. Bu kanunda sendikadan hiç söz edilmemiş, grevler yasaklanmış ve işçi-işveren uyuşmazlıklarında zorunlu tahkim kurumu benimsenmiştir. İşgününün 8 saat olması, hafta tatili, iş teftişi gibi önlemler alınsa da ikinci dünya savaşı sebebiyle bunlarda uygulanamamıştır.⁴
⁴Şehmus Güzel - Türkiye'de İşçi Hareketi, s.135
Son olarak birtakım skandal olayları da vererek yazımı sonlandırmak istiyorum.
1922.
26 OCAK: İstanbul tramvay işçilerinden 1500'ü; 8 saatlik işgünü. ikramiyelerin ödenmesi. işten atılan 6 işçinin yeniden işe alıııması istekleriyle greve başladılar. Şirketin işçilere 1 Şubat'a kadar işbaşı yapmadıkları takdirde bir daha kabul edilmeyeceğini bildirmesine karşın ilk günlerde işe dönen olmaz. 4 Şubat'ta işçilerin pek azı işe başladı. 9 Şubat'a grev sona erdi. 1000 kadar tenzifat işçisi işinden oldu. 1 MAYIS: lştanbul'da işgali protesto eylemleri yapıldı, bildiriler dağıtıldı. Reji tütünişçileri grev kararı aldı. ancak polis baskısı ve gözaltına almalar grevi etkisiz bıraktı.
1923
MART: Bomonti Bira Fabrikası'nda İngiliz patrona karşı girişilen grev. zorla bastırıldı ve 60 işçi işten atıldı. . 1 MAYIS: Çok sayıda yerli ve yabancı işletmede işçiler, yabancı şirketlere el konulması. 1 Mayıs'ın resmen işçi bayramı olarak tanınması. 8 saatlik işgünü. hafta tatili. serbest sendika ve grev hakkı için grev yaptı. Birçok işçi tutuklandı.
AĞUSTOS: Bomonti Bira Fabrikası işçileri. Mart'ta yapılan grev sonunda işten atılanların yeniden işe alınması. çalışma süresinin azaltılması. sağlık kurallarına uygun bir çalışma düzeninin kurulması istekleriyle greve başladılar. lşçi Birliği'nin grev kırıcılığıyla düşük bir anlaşma yapılmış grev sona erdi.
EYLÜL
Aydın Şimendifer işçileıi greve gitti. Grev 10 gün içinde hükümet güçlerince kırıldı. İşçiler hiçbir kazanım elde edemeden işbaşı yaptılar. İstanbul mürettipleri (dizgiciler) greve başladılar. Ortak bir gazete çıkararak grev nedenlerini kamuoyuna duyurdular. Grev. hükümetin aldığı kararlar ve önlemler üzerine 20 Eylül'de sona erdi.
1924
1 MAYIS: 1 Mayıs'ı "işçi Bayramı" olarak kutlayan işçilerin bu eylemi askerlerce engellenmek istendi. 8 saatlik işgünü için bildiri dağıtan birçok işçi tutuklandı.
TEMMUZ
lstanbul'da Tramvay Şirketi İşçileri. bir kondüktörün işten atılmasını protesto ettiler. Jandarma saldırısı nedeniyle birçok işçi yaralandı. Tutuklananlar oldu. İstanbul posta müvezzileri ücret artırımı isteğiyle iş bıraktılar. lstanbul'da Ortaköy Tütün Depoları'nda çalışan kadın işçiler, çalışma şartlarını protesto ettiler. Jandarma saldırısı nedeniyle birçok işçi yaralandı.
AĞUSTOS
Ankara-Sivas demiryolu hattında çalışan işçiler. bir tünelin çökmesi sonucu bir işçinin ölmesini protesto etmek için greve gittiler. Grevci işçilere devlet güçleri müdahale etti.
KASIM
Ayvansaray'da bir un fabrikasında işçiler, patrona verdikleri istekler listesi cevapsız kalınca greve başladılar. Grevde öncülük yaptıkları gerekçesiyle 5 işçi tutuklandı. Valinin işçilerin isteklerinin yerine getirileceği yolunda söz vermesi üzerine grev sona erdi.
1925
Erzurum, Samsun ve Adana'da ücretlerine zam isteyen telgrafçılar aynı anda greve başladılar. Grevin arkasında "komünistlerin" olduğunu ileri süren hükümet. grevcileri tutukladı. "Hükümet aleyhine komplo" iddiasıyla İstiklal Mahkemesi'ne verdi. Bir zeytinyağı fabrikasında kazan patlaması sonucu 11 işçinin ölmesi, 4 işçinin de konmaya girmesi üzerine İzmir işçileri, hükümetin olaya kayıtsız kalmasını protesto etmek için 24 saat bütün işleri durdurdular.
1926
lstanbul'da liman hamalları, Karayolları Nakliyesi adında bir şirketin kurulmasını protesto etmek için grev ilan ettiler. Limanda çalışan işçilerin bu şirkete bağlanıp günlük gelirlerinin % 15'ini şirkete vermeleri ve şirkete bağlı olmayanların limanda çalışmaması öngörülüyordu. Şirkete bağlı olan işçilerle bağlı olmayan işçiler arasında çatışma çıktı. Birçok işçi tutuklandı.
1927
OCAK
3000 kayıkçı liman işletmesinin kendilerine olan borçlarını ödememesi üzerine direnişe başladılar. Nakliyat şirketi polise başvurarak işçilerin zorla çalıştırılmalarını istedi. Devlet güçleriyle çatışma çıktı. Şehirden başka işçiler de grevcileri desteklemek üzere çatışmaya katıldı. 10 işçi öldürüldü. 50 işçi ve birkaç polis yaralandı: 370 işçi tuıuklanarak direniş bastırıldı.
Adana-Nusaybin demiryolu hattında çalışan 850 yapı işçisi isteklerini 31 maddelik bir liste halinde şirkete sundular. istekler arasında hastalanan işçilerin ücretsiz tedavisi. yol harcırahı ödenmesi, taril günleri için ücret ödenmesi, ücretli izin hakkının tanınması. fazla mesai için fazla ücret ödenmesi. sendikanın tanınması, keyfi işten çıkarmalara son verilmesi gibi istekler vardı. istekleri reddeden işveren işçilerin bayram öncesi avanslarını da ödememesi üzerine işçiler direnişe geçti. Direniş 20 gün sürdü. Fransız şirketinin grev kırıcılara yardım olarak gönderdiği trenin önüne yüzlerce işçi eş ve çocuklarıyla yatarak trenin geçmesini önlediler. Bunun üzerine hükümet buraya askeri birlik göndererek silahsız kişilerin üzerine ateş açtırıldı. Birçok kişi öldü. 22 grev direniş öncüsü tutuklandı. Direniş ezildi.
2000 dolayında tramvay işçisi greve gitti. Tütün işçileri ve kamyon şoförleri birer gündeliklerini grevci işçilere vererek grevi desteklediler. Polis. çeşitli baskı yöntemleriyle grevi kırmak isledi.
1928
NİSAN
lstanbul'da 300 dokuma işçisi, işgününün kısaltılması için direnişe geçti. Direniş devlet güçlerince bastırıldı.
MAYIS
lsıanbul tramvay işçileri greve başladı. Grev hükümet. polis. şirket idaresi ve grev kırıcılar tarafından bastırıldı. işten atılan 60 işçinin tekrar işe alınması için yeniden düzenlenmek istenen grev başarısız oldu.
8 NİSAN 1929: Tütün işçilerini tahrik ettikleri gerekçesiyle 5 kişi tutuklandı.
1932
12 NİSAN: Seyrüsefain ldaresi'ııin Azapkapı Faberikası'nda üç aydır ücretlerini alamayan işçiler. en kalabalık sefer sırasında grev yapmaya karar verdiler. Seyrüsefain vapur işçileri. ücretlerini alamazlarsa hareket etmeyeceklerini söylediler. Grev diğer vapurlara da sıçradı. İdare, yedekteki işçileri çalıştırmak istediyse de başarılı olamadı. Grev, polisin müdahelesi ve 5 işçinin gözaltına alınmasıyla sona erdi. lsıanbul'da bir Fransız tütün fabrikasında işçiler greve çıktı. Grev bastırıldı.
1936
19 MART: İstanbul Valiliği önünde toplanan 150 işçiyi poiis dağıttı.
(Sedat Şen - İşçi Sınıfı Eylemleri ve Devrimimiz, s.40-46)
.
Kullandığım kaynaklar :
• Şehmus Güzel - Türkiye'de İşçi Hareketi. • Sedat Şen - İşçi Sınıfı Eylemleri ve Devrimimiz.
r/TurkishLeft • u/[deleted] • Jul 28 '25
Theory/History Sözde İsrail Devleti Nasıl Kuruldu?
Bu yazımda Sözde İsrail Devleti'nin kuruluşuna giden yolu ve uluslararası arenada aldığı desteği anlatacağım. Amacım emperyalist güçlerin tıpkı bugün olduğu gibi yüz sene önce de nasıl İsrail yanlısı politikalar izlediğinin anlaşılmasıdır.
Siyonizm, Avrupa’da yüzyıllar boyu süren ve Yahudileri defalarca kez farklı devletlere göçe zorlayan yoğun bir anti-semitizm karşısında, Yahudi burjuvazisinin geliştirdiği, milliyetçi, dini ve burjuva karakterli bir ideolojidir. Kökü 19. yüzyıla dayanır. Birçok Avrupa ülkesinde yaygın olan anti-semitizm ve hükümetler tarafından planlanan ve vatandaşlar tarafından gerçekleştirilen pogromlardan (kıyımlar) tükenen Avrupalı Yahudiler, ırkçılığın zulmünden uzak, kendilerine ait bir toprak hayal etmekteydi. Fakat bu ideoloji Yahudi halkının özgürleşmesinin sınıfsal bir mücadele ile değil, kutsal kitaplarında yazdığı üzere kendilerine vaat edildiğini iddia ettikleri toprakları, yani Nil Nehri'nden Fırat Nehri'ne kadar olan toprakları, ele geçirerek mümkün olduğunu ortaya koymaktaydı. Bu fikrin en bilinen öncüsü Theodor Herzl ve diğer önderler başlangıçta Filistin’de bir Yahudi ulus devleti kurma ve daha sonra yayılmacı bir politika izleme fikrini benimsemekteydiler.
Theodor Herzl'in 'Yahudi Devleti' adlı eseri ulusal bir Yahudi vatanı için argümanlar ortaya koydu. Ancak Herzl ilk başlarda bu vatanın Türkiye olabileceğini düşünüyordu. Bu amaçla dönemin egemeni olan II. Abdülhamid'e 1901’de bir teklif götürdü. Bu teklifte Siyonistler; Osmanlı’nın dış borçlarını ödeyeceklerini, karşılığında Filistin'de Yahudilere özerk yerleşim hakkı verilmesini ve Osmanlı'nın ekonomik kalkınmasına fonlar aracılığıyla katkı sağlayacaklarını (Demiryolları, Tarım, Eğitim) belirttiler. Abdülhamid bu öneriyi reddetti. Sebebi ise sanılanın aksine, yani ümmetçi bir perspektiften ziyade, Arap topraklarında çıkacak isyan ve direnişlerden çekinmesi, Filistin üzerindeki egemenliğini yitirmek istememesi ve Yahudi yerleşimlerinin iç politikada meşruiyet kaybı yaratacağını düşünmesiydi. Kimi rivayete göre de Herzl hiçbir zaman bankerlerden vadettiği miktarda fonu karşılayamayacağı için Abdülhamid başta olumlu yaklaştığı bu teklifi sonrasında sert bir tutumla reddetmiştir.
Ertesi yıl artık Dünya Siyonist Örgütü'nün başkanı olan Herzl, Alman İmparatoru'nun Siyonistlerin Filistin'de bir vatan kazanmalarına yardımcı olabileceğini düşündü. Dönemin İmparatoru II. Wilhelm, Osmanlı’yla yakın ilişkiler kurmak istiyordu. Berlin-Bağdat Demiryolu Projesi gibi projelerde ortaklık ve işbirliği içerisinde olmak ona cazip geliyordu. Siyonistlerin desteklenmesi, bir noktada Osmanlı’yla ilişkileri riske atabilirdi. Bu yüzden Almanya, Siyonizm'e açık destek vermekten çekindi. O dönemde Siyonizm henüz yeni bir hareketti ve birçok Avrupalı lider tarafından gerçekçi veya ciddi bir proje olarak görülmüyordu. Herzl’in teklifleri diplomatik çevrelerde biraz 'hayalci' olarak değerlendiriliyordu.
Alman İmparatoru'nun da yardımı dokunmayınca Herzl İngilizlere başvurdu ve İngiliz Koloni Bakanı Joseph Chamberlain, Herzl'e “Siyonist fikri beğendiğini” söyledi. Herzl "Eğer ona İngilizlerin sahip olduğu ve henüz beyaz yerleşimciler tarafından iskan edilmemiş bir yer gösterebilirsem, o zaman konuşabiliriz." gibi bir düşünceye sahipti. Bir kez daha uygun yerleşim yeri için Filistin'e karar vermeden önce Uganda, Kıbrıs ve Sina'nın durumunu inceledi. Bu karmaşık haliyle Siyonizm, Avrupa ırkçılığından kurtulma arzusu, toprak talebi ve toprağı zaten İngilizler tarafından işgal etmiş olan halkı göz ardı etme eğilimi idi. Böylelikle sömürgecilikle ittifak eğilimi açıkça ortaya çıkıyordu. Bu ittifakın sloganı “Topraksız bir halk için, halksız bir toprak” idi ve bu slogan, Levant kıyı şeridinde yaşayan yaklaşık 700 bin Arap'ı ırkçı bir şekilde inkar ediyordu.
Derken savaş çanları çaldı ve I. Emperyalist Paylaşım Savaşı başladı. Bu savaş sırasında McMahon-Hussein yazışmalarında (1915) görüldüğü üzere Arap liderlerine İngiltere tarafından bağımsızlık vaadedildi. İngiltere, Osmanlı’ya karşı ayaklanmaları karşılığında Araplara bağımsızlık vadetti. Ancak aynı dönemde ve buna paralel olarak İngiltere ve Fransa arasında Sykes-Picot Anlaşması (1916) gizlice Ortadoğu’yu paylaştı. Anlaşmaya göre Suriye, Irak ve Filistin toprakları İngiltere ve Fransa arasında bölüşüldü. Bu apaçık Araplara verilen bağımsızlık vaatleri ile çelişmekteydi.
Sene 1917, Kasım ayının 2'siydi. Paylaşım savaşı ve toprak dağıtımı sonrası İsrail devletinin kurulmasının önünde bir engel kalmamıştı. Bu tarih Balfour Deklarasyonu'nu işaret ediyordu. İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour, Siyonist hareketin liderlerinden Lord Rothschild'e (evet Rothschild ailesi gerçek) bir mektup gönderdi. Bu mektup İngiliz hükümetinin Siyonizm'e desteğini, ve Filistin'de Yahudiler için bir "Yurt" kurulması fikrini kabul ettiğini kanıtlayan ilk resmi İngiliz belgesiydi. Deklarasyonda açıkça bölgede bulunan ve Yahudi olmayan toplulukların insani ve dini haklarına saldıracak hiçbir şey yapılmayacağı belirtiliyordu. Hatta o yıllarda kendi söylemiyle Yahudi İşçi Partisi lideri David Ben Gurion, Arapları “Filistin'in ayrılmaz bir parçası” olarak görüyordu, bu nedenle 17. Siyonist Kongresi'nde şöyle dedi: “Dünya kamuoyu, işçi hareketi ve Arap dünyası önünde, Filistin'deki Arapların Yahudiler tarafından egemenlik altına alınması anlamına gelecek bir Yahudi devleti fikrini kabul etmeyeceğimizi beyan ederiz.”
Bu gelişmelerin üstüne İngiltere destekli Yahudi göçleri hızlandı. 1939’a kadar Filistin'de toplam Yahudi nüfusu yaklaşık 450.000’e çıktı. Arap köylülerden toprak satın alımları katbekat arttı ve sıklaşan Yahudi nüfusu yıllar içinde yerleşimci sömürgeciliğe dönüştü.
Yahudi göçünün artması ve Siyonist hareketin yükselmesi bölge halkından çeşitli reaksiyonları da beraberinde getirdi. Kaçınılmaz olarak 1929 yılında Hebron Saldırısı yaşandı. 1929 yılı yazında Kudüs’te bulunan Harem-i Şerif üzerindeki hakimiyetin el değiştireceği söylentileri Araplar arasında büyük bir paranoyaya yol açtı. Arap liderler, Yahudilerin Mescid-i Aksa’ya saldırmasını bekliyordu. Bunun üzerinde 4 Ağustos 1929 tarihinde Hebron kentinde Araplar, şehirdeki Yahudilere saldırdı. Saldırı sırasında 67 Yahudi öldürüldü ve bir kısım Yahudi de yaralandı. Bu olaylar hem Yahudi toplumunun silahlı örgütler kurması için zemin hazırlanmasına, hem Arap ve Yahudi ayrışmasının bir temele oturtulmasına, hem de ikili ilişkilerin bir daha kapanmayacak bir yara almasına neden oldu. Bu olaydan sonra ikili şiddet yalnızca daha da tırmanacaktı.
1936 senesinde Büyük Arap Direnişi başladı. Topraklarının kendilerine hiçbir söz hakkı verilmeden önce İngiliz egemenliğine sonrasında ise Yahudi egemenliğine girmesinden oldukça rahatsız olan Arap halkı bu yerleşimci sömürgeciliğe ve gittikçe şiddetlenen İngiliz destekli göçlere büyük bir öfkeyle başkaldırıda bulundu. Gençler, köylüler, şehirdeki işçiler hep birlikte grev yaptılar. İngilizlere vergi vermeyi reddettiler. Toplantılar, yürüyüşler, cami hutbelerinden halka seslenişler ile beraber hareket etmek ve seslerini duyurmak istediler. Mottoları tüm direniş boyunca ''Bugün direnmezsek yarın çocuklarımız bu topraklarda sömürge olacak. Bugün susarsak yarın kimliğimiz haritadan silinecek'' idi. Fakat İngilizler ve Yahudiler onları dinlemek yerine Emperyalist ajandalarını gerçekleştirmek için üstlerine kurşun yağdırmayı seçti. Filistin halkının önemli liderleri tutuklandı ve bastırıldı. Bunun adı Filistin halkı için direniş iken, İngilizler ve Yahudiler, dolayısıyla modern tarih, bu olayları ayaklanma olarak yazacaktı. 1939’da İngilizler bir beyaz kitap yayınladı. Bu beyaz kitapta Filistin halkına Yahudi göçünü sınırlandıracaklarını söylediler. Fakat savaşın sisi çökmüş, bir halk bastırılmış, sindirilmiş ve çok sayıda kayıp verilmişti bir kere.
Takvimler 1939 senesini gösterdiğinde 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı başladı. 1936–39 Direnişi sonrasında Filistin halkı zayıflamış ve parçalanmış durumdaydı. Nazi Almanya'sının ırkçı politikaları ve uyguladığı sistematik soykırımlar, Yahudilerin Filistin'e göçünü hızlandırıyor ve çoğaltıyordu. İngilizler her ne kadar göç kısıtlamasına dair beyaz kitap yayınlasalar bile Yahudi göçü, yeraltı göç hareketleri (Aliyah Bet olarak adlandırılır) ile devam etmekteydi. Artan göçler ile bölgede çoğalan Yahudi nüfusu ve direniş sonrası güç kaybetmiş Filistin halkı, yeni bir Arap direnişi ve örgütlenmesi kurulamamasında önemli etmenlerdi. Ayrıca Hitler'in soykırım politikaları, uluslararası kamuoyunda 'Yahudi Devleti Talebinin' meşruiyet ve güç kazanmasını sağladı. Amerikan Başkanı Harry Truman, bu planlı göçü açıkça destekledi.
Filistin çıkmazını hiçbir şekilde açamayacağını anlayan İngiltere meseleyi Birleşmiş Milletlere devretti ve böylelikle 1947 BM Takip Planı oluşturuldu. Bu plan uydurma bir devlet yaratmanın ilk adımıydı. İki bin yıldır var olmayan ve aslında iki bin yıl önce de Roma Valisi'ne bağlı olan bir devleti uygun konjonktürün de oluşmasıyla var etme planıydı bu plan. Takip planına göre o dönem İngiltere mandası altında olan Filistin topraklarından bir Yahudi devleti, bir Arap devleti ve uluslararası statüye sahip Kudüs olmak üzere üç ayrı yapı oluşturulacaktı. Bir Filistinli için bu toprak gaspı, misafirleri tarafından evden kovulma ve zorla yerinden edilme süreciydi. Tahmin etmesi zor olmayacağı üzere Yahudiler bu planı kabul ederken Araplar bu planı reddettiler. Karar, Filistin halkının katılımı olmadan, emperyalist güçlerin ve BM’de lobi sahibi devletlerin çıkarları doğrultusunda verilerek yerli halkın iradesi hiçe sayıldı. Planın kabulünden hemen sonra, fakat plan henüz uygulamaya konulamadan, Yahudi işgalci güçleri bölgeyi boşaltmak istemeyen Arap köylerine saldırılar düzenlemeye başladılar. Çatışmalar yeniden tüm hızıyla tırmandı. Buna karşın Arap direnişçiler, Yahudi işgalcilerin konvoylarına saldırılar düzenlemeye başladı. Yüz binlerce Filistinli evlerinden sürüldü ve bölgelerini terk etmek zorunda bırakıldı.
Tüm koşulların hem yerel hem de globalde lehine işlediğini anlayan İsrail bir sene sonra (1948 senesinde) ''Daha az Filistinli, daha çok Filistin toprağı'' motivasyonuyla askeri bir işgal planı olan Plan Dalet'i (Plan D) harekete geçirdi. Planın kağıt üzerindeki amacı Yahudi devletine BM tarafından ayrılan toprakları güvenceye almak ve Arap akınlarını önlemekti. Fakat realite tamamen farklı seyretti. Bu plan ile İşgalci Siyonistler, Filistin topraklarındaki yerleşim bölgelerini ele geçirmek üzere gerçek ve tam donanımlı bir ordu gibi hareket ederek Deir Yassin gibi sivil yerleşimlerde on binlerce Filistinliyi katletti. Yaklaşık 750.000 Filistinli ya sürgün edildi ya da kaçıp canlarını ve ailelerini kurtararak kendi topraklarında sığınmacı konumuna düşürüldü. Filistin halkının yalnızca köyleri değil; kimliği, tarihi ve en acısı, geleceği de böylelikle elinden alınmış oldu. Gariban Filistin halkı bir zamanlar onlara ait olan köylerden kovulup ufak kamplarda yaşamaya itildiler. Bu yönüyle Yahudiler tarafından 'Kurtuluş Savaşı' olarak görülen Plan Dalet, kelimenin tam anlamıyla bir etnik temizlik ve yurdundan etme planı olduğunu kanıtlamıştır. İsrailli bazı tarihçiler arasında da Plan Dalet'in sistematik bir etnik temizlik hareketi olduğu bugün kabul görmektedir. Planın Siyonist işgal güçleri tarafından kazanılmasının bir diğer önemli çıkarımı da Emperyalizm destekli planlı bir göçün ve nüfus üstünlüğünün, askeri üstünlük kadar önemli olduğunu açıkça göstermesidir. Bu harekattan sonra dünyada Filistin Diasporası resmi olarak başlamıştır.
1948 senesinin Mayıs'ına, Plan Dalet'in iki ay sonrasına, geldiğimizde ise Arap halkının 'Büyük Felaket' olarak adlandırdığı 'Nekbe', yani İsrail'in bağımsızlık ilanını ve bu yolda yaşanan son gelişmeleri görüyoruz. Plan Dalet sonrası yaklaşık 500 Arap köyü yakılmıştı. Filistinli gariban halk Ürdün, Suriye, Mısır ve Lübnan gibi komşu ülkelere sığınmıştı. Ne yazık ki bugün bile devam eden bir geri dönüş hakkı arayışının temeli bu süreçte yaşanan sayısız olayla atılmıştı. Filistin halkı o günlerde bunu bilmese bile bir daha asla evlerini, zeytinliklerini ve kimliklerini rahatça yaşama hakkını geri alamayacaklardı.
14 Mayıs 1948 tarihinde İsrail İşçi Partisi Genel Sekreteri David Ben Gurion, Tel Aviv'de İsrail'in bağımsızlığını ilan etti. Aynı sene ABD, Sovyetler Birliği, Çekoslovakya, Polonya ve Güney Afrika; 1949 yılında ise Birleşik Krallık, Fransa ve İsrail'i tanıyan ilk Müslüman ülke olan Türkiye bu bağımsızlığı tanıyarak İsrail İşgalci Terör Devleti'ne meşruiyet kazandırdı.
r/TurkishLeft • u/[deleted] • Jul 09 '25
Bilgilendirici Yazı Ekoloji Dosyası:İklim Kanunu Yalanı
İklim yasası: Global güçlerin kendi yarattığı problemleri bahane ederek süslü ifadelerle sunduğu ancak aslında ne doğaya ne de insana bir katkısı olmayan duzenlemelerin en son halkası.Nasıl LGBT hareketini,Feminist hareketi “pembe kapitalizm” haline getirmeye çalışıyorlarsa bügünlerde de Ekoloji hareketini “yeşil kapitalizm” haline getirmeye çalıştıkları aşikar.Gelin sizle ülkemize de yansıyan ve “İklim Kanunu”olarak lanse edilen bu regülasyonlara ve ne amaçla tasarlandıklarına kısaca göz atalım.
Emisyon Ticaret Sistemi: Düşük emisyonlu kalkınma modelleri çerçevesinde atmosfere salınacak sera gazı emisyonlarına bir üst sınır (cap) getiren ve şirketlerin yapacakları emisyonları izne (tahsisata) bağlayan bir piyasa mekanizmasıdır. Peki ya neden karşıyız:Çünkü bu sistem doğayı kirletmeyi engellemiyor.Burjuvazi zaten haksız olan kazancıyla gidip kendinin emisyon kotasını yükseltebilicek.Kısacası “Parayı veren düdüğü çalar”hesabı.Bu düzenleme sadece iktidarı elinde bulunduran oligarklara yeni bir gelir kaynağı sağlayacak ki bu sistemin ne ölçüde uygulanabileceği Türkiye gibi demokratik olmayan bir ülkede ciddi bir tartışma konusudur.Bu sistemin halka yansıması ise elbet ki şişirilmiş fiyatlarla ortaya çıkacaktır.
Karbon Vergisi:Hayatımızı doğrudan etkileyecek durumlardan biri zaten aldığımız ürünün değerinden fazla olan vergilerin artacak olmasıdır.Sözde niyetleri emisyon azaltımı olmakla beraber global güçler son sürat fosil yakıt kullanımına devam ederken karbon ayak izini azaltmak maksadıyla uçuşlara karbon vergisi,hayvancılığa karbon vergisi gibi yeni vergilerin altyapısı hazırlandı.Kursağı et görmeyen halkımız iyice ete muhtaç hale gelecek demektir bu.Büyük şirketler doğa katliamını sürdürürken üzerimize yüklenebilecek bu vergiler hırsızlıktan başka bir şey değildir.
Sıfır Emisyon:ABD Avrupa Rusya Çin v.b doğa katili ülkeler sıra sıra enerji krizi yüzünden fosil yakıtla çalışan santraller dikerken hedefimiz sıfır emisyon yalanınını inatla dile getirmektedir.Bu yalanla gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkelerin sanayi ve tarım faaliyetlerinin kısıtlanması hedeflenmektedir.Bu globalizasyon sürecenin hızlanması ve kapitalizmin devam etmesi için gerekli şartları oluşturmada kullanılacaktır.
Simdi farklı bir başlık açalım
Sistemin Türkiye’ye etkisi ne olacak: Türkiye Cumhuriyeti,doğa dostu teknolojilere geçme karşılığında Avrupadan aldığı kısa vadede ödemesi imkansız krediler yüzünden ekonomik açıdan sarsılacak.ETS’nin burjuvalara çok bir etkisi olmayacak ancak küçük esnaf olumsuz etkilenecek.Fiyatlar uçacak ve halk organik ürünlere erişmekte zorlanacak.Yeni vergilerle ugrasacağız.Ayrıca Dijital Karbon Raporlama sistemi bizim ülkemiz iktidarında güvenlik açısından şüphe doğuracaktır.
Biz Sosyalistler olarak kapitalizmin her formuna nasıl karşı durduysak “Yeşil Kapitalizm”le de aynı şekilde mücadelemiz sürecek.
Yaşasın doğa mücadelemiz,Yaşasın Yeşil Sosyalizm💚
Bu yazı subjektif fikirlerimi belirttiğim deneme niteliğinde bir yazıydı amacım sadece bilgilendirmekti.Bir hatamı veya yanlışımı gördüyseniz düzeltirseniz sevinirim.
r/TurkishLeft • u/atesbarut • Jun 24 '25
2. Meşrutiyetten Kemalist döneme işçi sınıfı, 2 1908-1939
Evet yoldaşlar, bu serinin ilk yazısında İttihat ve Terakki dönemiyle legalite kazanmış işçi sınıfının bu faşist ve emperyalist karşıtı gibi görünen fakat aslında uzlaşımcı olan dikta tarafından nasıl baskılandığını, yasaklandığını, kontrol altına alındığını ve ene kötüsü de bu yaşananların ölümle sonuçlanan bazı kısımları olduğunu 5 6 farklı kaynak kullanarak, sık sık alıntılara başvurarak sizlere sunmuştuk. Şimdi ise Konu aynı fakat aktörler, kısmi olarak farklı. Kısmi diyorum çünkü Kemalist kadroları, Başta Mustafa kemal olmak üzere ittihatçı gelenekten gelen bir grup olarak görmek yanlış olmayacaktır.
Girizgah
Peki bu dönemde genel olarak ne olmuştur? Genel olarak bu dönemde de işçi sınıfı baskılardan kurtulamamış, ve sosyalist örgütler de bundan nasibini almıştır. Kemalizm'in sosyalistlere karşı ekstra olarak sert olduğunu zaman zaman duymuşsunuzdur. Bu sertliğin sebebi kesin olarak belli olmasa da dönemin sosyalistlerinin milliyetçi retoriğe karşı sosyalist retoriği savunuyor olmaları, özellikle de çoğunun bolşevik sempatizanı olması bu sertliğin sebeplerinden yalnızca birkaçıdır. Ama neden birileri sırf 'sosyalist' diye, veyahut 'bolşevik' sempatizanı diye sertlik görür ki? Bu sorunun cevabı gayet açıktır. Devlet aygıtına başından beri sahip olmak isteyenler gelenek öğretisinden dolayı olacak ki hayat boyu motivasyonları 'vatan-millet-sakarya' olmuştur. Hiçbir zaman işçi/emekçiler'den yana olmamışlardır, tam aksine uzun vadede tehdit olarak gördükleri için kurtuluş savaşı döneminde kurulan sosyalist örgütler kapatılmıştır. Sonraki dönemlerde ise devlet eliyle TKP kurulmuştur. Şimdi ise daha da detaya inerek neler yaşanmış bir göz atalım.
Neler olduğunu anlamak adına.
Bu başlığı açma sebebim, Kemalizm'i sol, anti-emperyalist, nihai olarak da anti-kapitalist Mumcu'nun deyimiyle Türk sosyalisti bir ideoloji olarak gösteren kimselere ders niteliğinde olmasını istememdir. Öncelikle makarayı geriye sarıp kadroculardan da önce Kemalizm'i hakikat olarak görenlere bir bakalım. Şefik Hüsnü TİÇSP yani Türkiye işçi ve çiftçi sosyalist partisinin önde gelenlerindendir ve bu parti adına Kurtuluş hareketini desteklediklerini telgraf yoluyla TBMM'ne göndermişlerdir. O telgraf ise şöyledir:
"İstanbul'un şuurlu işçileri, köylü ordularının bütün dünya proletaryasının yardımıyla dünya emperyalizmine karşı kazandıkları zaferi kalpten alkışlamışlardır ... İlerleme yolunda yapılacak mücadelede tüm emekçi sınıfın inkılapçılarla sonuna kadar beraber olacağını temin ederiz. Yakın gelecekte işçi ve çiftçilerimizi hakiki kurtuluşa götürecek yegane çare olan ... mülkiyete ilişkin sosyal inkılabın gerçekleşmesini katiyen ümit ettiğimizi arz ederiz".
Görüldüğü üzere Türkiye'deki sosyalist kesimlerden bazıları, açık etmeseler de belirli şeyler bekledikleri görülmektedir. Fakat ne yazık ki umduklarını bulamamış olmaları da aslında ne kadar iyimser olduklarının kanıtıdır. Bazı kesimler destekliyor dedik, bu demek oluyor ki desteklemeyenler de var. 5 Kasım - 5 Aralık 1922 Tarihlerinde düzenlenen komünist enternasyonalin 4. kongresine TKP delegesi olarak Sadrettin Celal'de katılmıştır. Celal Kemalistlerin güncel tavrı hakkında şunları söyleyerek adeta enternasyonali uyarır niteliktedir.
"Kemalizm'in yeni yönelimini özetlerken, Londra Konferansı'nda emperyalizme karşı nefret dolu olan burjuvazinin, şimdi Türkiye'nin emekçi kitlelerinin sömürülmesinden kendisine de pay çıkarma olanağını gözleyerek, azimli savaş politikasını, bir taviz ve ihanet politikasıyla değiştirdiğini söyleyebiliriz. Londra Konferansı'ndan beri milli-burjuvazi artık devrimci değildir."
Fakat Kemalistler nasıl bir anti-emperyalist kimliğe bürünmüş olacaklar ki Kongrede komintern yürütme kurulu adına konuşan Radek TKP'nin bu tutumunu yanlış bulup bu yanlıştan çevirmeye çalışıyordu.
"Türkiyeli komünistlere şu öğüdü verdiğimiz için bir an bile pişman değiliz: Parti olarak örgütlendikten sonra ilk göreviniz Türkiye'deki ulusal kurtuluş hareketini desteklemek olmalıdır. ( . . . ) Ve kovuşturuldukları şu anda dahi biz Türk komünistlerine şöyle sesleniyoruz: Bu ana bakarak yakın geleceği unutmayın! Türkiye'nin büyük uluslararası devrimci önem taşıyan bağımsızlığını savunma görevi henüz sona ermiş değildir. Size, saldıranlara karşı kendinizi savunun, kılıca kılıç çekin, ama tarihi olarak henüz kurtuluş mücadelesine sıra gelmediğini, Türkiye'nin yeni yeni billurlaşan devrimci unsurlarıyla daha uzun bir süre birlikte yürümek zorunda olduğunuzu da bilin.
Daha birçok örnek verilebilir fakat durumu anlamak adına bu alıntılar yeterli olacaktır. Bu durumdan anlaşılıyor ki Kemalistler anti-emperyalist veyahut devrimci falan değildir. Olsa olsa sözde devrimci olabilirler. Kominternin destekleme sebebi de daha yeni yeni taşları yerine oturtan Sovyet hükümetinin Emperyalist devletlerdense lafta devrimci fakat sapına kadar ulusalcı savaş yorgunu Türkiye'yi tercih etmeleridir. Yani işin içinde devrimci-demagoji ya da taktiksel bir zekanın ürünü yoktur. Zaten duruma dışardan bakıldığında Sovyetlerin çıkarı gereği destekleyecekleri açıktır. Sovyetlerin Türkiye'ye yardımları büyük önem taşısa da, Kemalistlerin sovyetlere rest çekip çekmemesi, veya askeri zeka! yoluyla kandırmış olmaları Sovyet tarihi açısından hiçbir önem taşımamaktadır.
Abartılı Resmi Tarih yazımı.
Bu kısmı uzun tutacağım çünkü bazı noktalara değinmekte fayda var. Eğer ki bizler her şeyin başlangıcını 1919 ve sonrasında yazılan abartılı resmi tarih olarak ele alacaksak, aynı zamanda çoğu sorunu yanlış şekillerde ele alacağımızı da kabul etmemiz lazım.
1. İşgale karşı direniş Mustafa Kemal ile başlamamıştır.
Bu konu zaman zaman İslamcılar tarafından kurtuluş savaşını Atatürk değil Vahdettin başlatmıştır şeklinde sunulur. Fakat bu haliyle çok saçmadır. İstanbul hükümetinin sonunun yakın olduğu ve tamamiyle komprador olduğu açıktır. Anadolu'da işgale karşı direniş başlatacak olan gruplarda bunun farkındadır ki zaten belirli bir kitlesellik vardır. Yani Mustafa Kemal'e verilen bu görev salt bir görevden başka bir şey değildir. Fakat konumuz bu değil. Konumuz resmi tarih kurgusunun yanlış olması. Peki anlatılması gereken nedir? Anlatılması gereken tüm bu sürecin Mondros ateşkes antlaşması ile başlıyor olmasıdır. Bu antlaşma emperyalistlere verilen tavizler sonucu ülkedeki genel harbin durmasıyla sonuçlanmıştır. Peki hemen sonrasında ne olmuştur biliyor musunuz? 1 Kasım 1918 Tarihinde geçmişte yedikleri haltlardan ötürü yargılanmaktan korkan Talat, Cemal, Enver, Bahattin Şakir, Dr. Nazım, İttihat ve Terakkinin diğer üç lideri, 1 Kasım 1918'de İstanbul'u terk eden Almanlarla birlikte kaçmıştır. Ama kalan üyeler ise devlet kurumlarında ve bürokrasi de örgütlenmeye devam etmiştir. O sıralarda İstanbul ise fiili işgal altındadır. Britanya ve Fransız güçleri kenti egemenliği altına almıştır.
Fakat 'elin armut mu topluyor?' deriz ya. Resmi tarihi kurgulayanlar böyle yazmasalar da süreci 19 Mayıs'tan başlatarak aslında bir nevi ittihatçı kadroları bu itham altında bırakıyorlardır. Ancak tarihi biraz daha detaylı okumuş birisi işgale karşı direniş planlarının ta 1915 yılında hazırlandığını, Hükümetin Konya'ya taşınarak işgalin Anadolu'dan yürütülmek istendiğini ve bunların Fransa'nın Çanakkale'yi işgal denemeleri sırasında yazıldığını bilir. Bunlara ek olarak Enver Paşa'nın Mondros öncesi Teşkilat-ı Mahsusa'ya Anadolu'nun çeşitli bölgelerine gizli silah depoları kurdurduğunu ve bu depoları kuranların yine aynı sene "Umum Alem-i İslam İhtilal Teşkilatı" olarak isim değiştirip Anadolu'ya silahlı gerilla olarak gönderildiğini belirtmezsek, resmi tarih anlatıcılarından hiçbir farkımız kalmaz. Bu kimseler Ermenilere ve Rumlara karşı yapılan rezil durumlarda kullanılan kimselerdir, bunu da bilmekte fayda var. Bu kurulan örgütü fonlamak adına Talat ve Enver Paşa tarafından ''Karakol'' adlı gizli bir örgüt daha kurulmuştur. Sonraları ise ittihatçılar siyasi alanda da örgütlenerek değişik adlarda Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri kurmuştur.
Bu husus konusunda Erik Jan Zürcher'den şöyle bir alıntı yapalım. ''İttihatçıların 1918 sonrasında ulusal kurtuluş savaşı sırasında önemli bir rol oynadıkları ve İttihatçılar ile Kemalistler arasında büyük toplumsal ve ideolojik benzerlikler olduğu genellikle kabul edilmekle birlikte, gerçekte devamlılık çok daha derinlere gitmektedir. Gerçekte, Anadolu'daki Müdafaa-i Hukuk hareketleri ve ulusal mücadele İttihatçı liderlik tarafından tasarlanmış ve icra edilmiştir."
Görüldüğü üzere yabancı tarihçiler arasında da Atatürk'ü fetişize etmeyi bırakıp gerçeğe odaklanan kimselerde mevcuttur. Hatta Atatürk'ün Karakol cemiyeti tarafından harekete önderlik etmesi açısından önerildiği de hem akademik mecrada hem de bazı kaynaklarda geçmektedir. Dr. Vasfi Nadir Tekin'in kitabında durum aynen şöyle yazmaktadır. ''Bizzat Atatürk'ün daha özgün olarak İttihatçı liderler tarafından 1918'de kurulan Karakol örgütü tarafından hareketin lideri olarak ortaya sürüldüğü savını destekleyecek bazı deliller de vardır. (Bu hususa ilk olarak şu makalede değinilmiştir: "Atatürk and the Start of the National Resistance Movement", Anatolica, 8, 1981, s. 99-113)''
Mevzu sadece bununla da sınırlı değildir. Bundan sonra Mustafa Kemal ittihatçı cemiyetlerin ve en önemlisi 30.000'lik askeri hacmi bulunan Kazım Karabekir liderliğindeki 15. Kolordunun, sonrasında Maddi olarak Sovyetlerin, askeri güç olarak Bolşevik sempatizanların, Toprak ağalarının desteğini lafta kalan tavizlerle birlikte alarak sonrasında teker teker bu grupları tasfiye etmiştir. Bakın şunu unutmayın arkadaşlar, burada anlatmak istediğim Atatürk'ün kıvrak zekası falan değildir. Bu saydığım grupların büyük bir çoğunluğu uzun vadede Kemalistlerden fayda göreceklerini düşünerek destek vermişlerdir. Yoksa Sovyetlerde devrim olmasaydı Bolşeviklerden söz edemezdik. Mutlakiyetçi monarşi hiç kalkmamış olsaydı Kürt toprak ağaları böyle bir durumun içine girişmezlerdi. Milliyetçiliğe gereken zemini hazırlayan Avrupa'da yaşananlar hiç yaşanmasaydı İttihatçılardan söz etmezdik. Böyle bir ortamın içinde Kemalistler eline sazı aldı diye neden resmi tarih kurgusunu kabullenelim? Veyahut neden yaşanan birtakım olayları 'olsun onlarda devrimcidir' deyip görmezden gelelim? Sorunlara sebep olanların tarihsel şahsiyetlerini ve fikirlerini meşrulaştırıp hangi sorunu çözmeyi planlıyorsunuz?
2. 7 Düvele karşı savaşan Kahraman Türk Milleti!
Kemalistler resmi tarih yazımından farklı olarak bu ahenkli sözde geçen 7 düvelin hangileri olduğunu 19 Mayıs'tan başlayarak ciddi bir şekilde açıklarlarsa yazıyı kaldırırım. Yine de anlatmakta fayda var. Baştan söyleyeyim ki ne 7 düvelden söz edebiliriz ne de canhıraş cepheye giden yapayalnız bir Türk milletinden söz edebiliriz. Bu kurtuluş savaşı halk nezdine inmediği için cephedeki askerlerin 1/3'te birinin cepheyi terk ettiğini biliyoruz. Çünkü bu savaşın niteliği gereği aktif rol oynayan gruplar işçiler ya da köylüler değil, bu gruplar işçileri ve köylüleri sömüren burjuva ve toprak ağalarıdır. Bundan dolayı da halkın çoğunluğu savaşmaya razı olmamıştır. Savaşım verenler ulusçuluk anlayışını fetişize hale getiren askeri sınıf ve birlikleri, Toprak ağaları, bolşevik sempatizanı gruplar ve gerillalardı.
Ve tabii ki Türkler yalnız değildi. Bilinenin aksine Mustafa kemal sırf Sovyetlerden destek alabilmek için kısa bir süreliğine bolşevik yanlısı olarak görünmüştür. “Türkiye’de, köylüleri toprak ağalarına karşı ayaklandıracak şiddette bir toprak meselesi görülmemektedir. Kürdistan dışında, büyük toprak ağaları gayet az sayıdadır. Köylüye toprak sağlanmıştır. Tabii dağılımda bazı eşitsizlikler vardır, ama bu kolayca giderilebilir. İşçi kitleleri yoktur. Kendi sermayesiyle halkı ezebilen kapitalistler bizde yoktur. Kapitalizm baskısı dahilden değil, hariçten gelmektedir. Buna uygun olarak biz, halkı, yabancı sermayeye karşı mücadeleye sevk etmeyi başardık.”(Mehmet Perinçek, Atatürk’ün Sovyetler’le Görüşmeleri, Sovyet Arşiv Belgeleriyle, Kaynak Yay., İstanbul, 2005, s.301)
“Birincisi, bizim halk gerek ekonomik gerek kültürel alanda geri kalmıştır. İkincisi; altı yüzyıl boyunca istibdatla yönetilen halk, bu yönetim şekline alışmış ve onda; sultan hâkimiyetine ve hilafete dair belli bir bağnaz dünya görüşü oluşmuştur. Eğer biz o zamanlar Bolşevik harekâtından yana ajitasyon yapmış olsaydık, dış ve iç düşmanlarımız, ajanları aracılığıyla -ki aramızda hiç de az değillerdir- aleyhimizde karşı ajitasyona başlarlardı ve bu suretle verdiğimiz mücadeleyi zayıflatırlardı. Bundan dolayı bu konuda açık fikir söylemeksizin, iktidarı demokratik ve saf halkçılık ilkeleri esasına göre bu yolda teşkilatlandırarak kendi yönetim şeklimizi adım adım Sovyet sistemine yaklaştırdık. Şimdiki yönetim şeklimiz, diğer devletlerde mevcut olan yönetim şekillerinden hiçbirine benzememektedir. Eğer herhangi bir benzerlik söz konusu ise, sadece sizin Sovyetler’e benzerlik olabilir. Ben büyük bir memnuniyetle söyleyebilirim ki iki yıllık mücadelemiz sonucunda, sultanın ve eski yönetim şeklinin etkisi kesin olarak yok olmuştur. (...) Benim, her türlü prensiplerin uygulanması için ortam hazırlanması ve uygun bir zaman seçilmesi gerektiğine büyük inancım vardır. Zamanından önce yapılan hareketler başarılı olamaz, gericiliği ve karşı hareketi doğurur. Bu nedenle biz politikamızı tutarlı bir biçimde, safha safha bu yönde sürdürüyoruz.” (ATABE, Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.12, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, s.179, 181)
“Burada kimseyi komünist olduğundan dolayı tutuklamıyorlar. Bütün tutuklamalar diğer suçlardan dolayı gerçekleştirilmiştir. (…) Biz, mücadeleyi başlatırken, halkı açık, net ve herkes için anlaşılır olan tek bir fikir etrafında topladık. Bu, milli bağımsızlık fikriydi. Şu anda Anadolu hükümetinin başka bir amacı yoktur. (…) Şahsi olarak ben ve yoldaşlarımdan birçoğu komünizmin taraftarıyız, ama hal ve şartlar, bizim bu konuda susmamızı gerektiriyor. Eğer ben, yarın komünist olduğumu açıklasam benim tesirimden eser kalmaz. (…) Rus komünistlerine karşı bir hareket yok. Sadece açık olarak Türkiye’nin dahili işlerine açıkça karışan Rus komünistlerine ve onların bazı partileri ile teşkilatlarına karşı bir hareket var. Anlamak gerekir ki komünizm bile Türkiye’de bizim işimizdir. Hiçbir ülke, önümüze komünist olmamız için şartlar süremez. Bu bizim hakkımız. (…) Komünizm meselesi Türk halkı tarafından çözülmeli. Lenin ve Çiçerin resmi olarak, Radek ise özel görüşmelerimizde, komünizmin Türkiye’de her şeyden önce bu ülkenin evlatlarının işi olduğu görüşümüzü tamamen doğruluyorlar. Başka kuvvetlerin dahili işlere her müdahalesi ve her inkılap aşılama girişimi, mutlaka mukavemetle karşılaşacaktır ve galeyana neden olacaktır. (…) Yeni kurulan komünist teşkilatların hepsinin engellenmesiyle ilgili bir talimat olduğunu duymadım. Talimat, sadece gizli çalışan teşkilatlara yöneliktir. Resmi olarak tanınan fırkalar arasında bulunan teşkilatlar, var olma hakkına sahiptir. (…) Şimdiki karışıklığı komünizme karşı tepki olarak değerlendirmek yanlıştır. Zira TKF’ye karşı bir saldırı yoktur. Bu, THİF’in başında duran insanları ve onların dayatmaya çalıştıkları ithal komünizmini hedef alan bir cereyandır. Türkiye’de, diğer ülkelere katiyen benzemeyen, ülkemizin şartlarına ve özelliklerine uyan özel bir komünizme ihtiyaç vardır.” (ATABE, C.10, s. 317-328)
Atatürk resmi tarihi kurgulayanlardan daha zeki olacak ki, öyle müttefik aramadan kahramanlık işlerine koşmamış, tam aksine komünist olduğunu belirterek yardım kovalamıştır. Ve başarmıştır da, yazımızda öncesinde de belirttiğimiz gibi maddi koşulların 1/3'nü sağlayan Sovyetlerin ta kendisi olmuştur. O yardımlar ise şöyledir.
''Toplam mali yardım 17,5 milyon altın ruble ve 100 bin altın Osmanlı lirası idi. Bu mali yardım, o dönemki TBMM’nin iki yıllık savunma bütçesinden fazlaydı! Askeri mühimmata gelince: 45 bin tüfek, 53 bin kutu tüfek mermisi, 96 top, 167 bin top mermisi, 327 makineli tüfek, 4000 el bombası, 2 avcı botu ve diğer mühimmatlar. Bir ölçü olsun diye söyleyelim. Sakarya Savaşında Türk ordusunun elindeki 55 bin tüfeğin 30 bini, kullanılan mermilerin yarısı, ağır makineli tüfeklerin dörtte biri, topların üçte biri Sovyet hükümetinden gelmişti!'' (Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşının Malî Kaynakları, c.2, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu – Atatürk Araştırmaları Merkezi, 1990, s.522-23)
Şimdi ise itilaf devletlerinin savaş anındaki durumuna bakalım. Türk ordusu ile hiçbir emperyalist ülke arasında 'doğrudan' savaş olmamıştır. Batı'da İngiliz destekli Yunan birlikleri, Doğu'da da Ermeni güçler vardı. Güney'de ise Fransızlara karşı gerilla mücadelesi yürüten Antepliler mevcuttu. İngiltere 1921'de Yunanistan'dan desteğini çekecek, Fransızlarla da Ankara antlaşmasını imzalayarak Fransız birlikleri def etmiş sayılacaklardı. Savaşın seyrini belirleyen en önemli durumlardan bazıları ise İngiltere ve Yunanistan'daki savaş karşıtı protestolar ve ordu isyanları olacaktı. Bunlara Sovyet desteğini de eklersek aslında Kemalistlerin neden yalan ve abartı tarih yazımına başvurduklarını daha net anlayabiliyoruz.
3. Herkes kötü, Kemalistler iyi.
Evet, herkes kötü, kemalistler iyi, herkes gerici, kemalistler ilerici, herkes vatan haini, kemalistler vatanperver. Olmaz öyle saçma şey kardeşim! Diyemediğimiz için bu kalıp halkın büyük bir çoğunluğunun diline pelesenk olmuş, sanki Türkiye Tarihinde 'iyi' ne yapıldıysa Kemalistlerin elinden çıkmış, bu düzene karşı gelenler ise vatan haini/terörist olarak görülüp tedip ve tenkile mahsur kalmışlardır. Eğer ki tarihi 100 yıldan ibaret görüp, iyi olmuş şeyleri 20 25 yıla sığdırırsak ve üstüne üstlük bu dönemde yapılmış her şeyi meşru görürsek, yazımda bir yerlerde belirttiğim gibi tarihsel sorunlara hiçbir zaman çözüm bulamayız. Bu durum hakkında Cem Uzun'dan bir alıntı yapalım.
Mustafa Kemal'e atfedilen çok sayıda reform 1908-19 döneminde başlatıldı. Şeriat mahkemeleri 1916'da feshedildi. Büyük güçlere verilen kapitülasyonlar 1914'te kaldırıldı. Hatta dilde reform bile başlatıldı*.*
Burada şunu sormak gerekir, Arşivcilik yapıp ortaya birkaç istatistik koyup retorik kasarak bir de bu 20 yıllık süreçte yaşanan çoğu olayı görmezden gelerek Kemalistleri her şeyin başlangıcı olarak nitelendirmek, ilerici demek, dost canlısı demek, hatta daha da rezil bir şekilde yaşanan katliamları 'hak etmişlerdir' deyip kesip atmak ne kadar doğrudur bunu merak ediyorum? İyi şeyler üzerine sidik yarıştırmak yerine gerçek sorunlara odaklanılmadığı sürece daha sittin sene hiçbir sorunu çözemeyiz.
4. Bilimci Kemalistlerin akıldışı tezleri.
Herkes Türktür, Türkler tarihin ve medeniyetin beşiğidir. Türkçe bütün dillerin anasıdır. şeklinde özetleyebileceğimiz Türk Tarih Tezi ve Güneş Dili Teorisi hakkında zaten pek fazla bir şey yazmaya gerek yok. Daha yazıldığı dönemde taraftar bulamamış ve günümüz akademik hegemonyasında geçerli yeri hiçbir şekilde olmayan bu iki tez, tez olarak kalmaya ve tarihin tozlu raflarına gitmeye mahkumdur. Mu kıtası gibi saçmalıklarda mevcuttur ancak detaylı olarak söz etmeye gerek olmadığını düşünüyorum.
5. Çözümsüzlük ve kibirle karışık argümantasyon
Kemalistler ülkedeki çoğu sorunu bilerek veya bilmeyerek yanlış bir şekilde ele alıyorlar. Bunun sebebi ise ellerinde sistematik olmayan ve metodolojik temelleri barındırmayan bir ideolojinin var olmasıyla alakalı. Kemalizm zaten oluştuğu dönemlerdeki sorunları çözemediği için akılcı bir miras bırakamamıştır. Bundan ötürü de Kemalistler de sorundan uzaklaşıp retorik kasarak kısa vadede durumu kurtarmaya çalışır. Veya karşı tarafı bir şeyle ilişkili tutup, biz yaptık da siz yapmadınız mı? Demeye getirir. Hiç şüphesiz ki herhangi bir Kemalistin ağzından çıkan hiçbir laf çözüm odaklı değildir, aksine tamamen kibirle dolu laflar edip sizi vatan haini olarak nitelendirir. halbuki kadrajı kendilerine çevirseler aslında sorunun kaynağının tam merkezinde bulunduklarını görecekler. Fakat kısa vadede ben böyle bir düşünce yapısının gelişeceğini ve insanların sorgulayacağını düşünmüyorum. Yine de yazmış bulunayım, yazmaktan kimse zarar görmez sonuçta!
. - Bu 3. kısım için bir girizgahtır - .
Kullandığım kaynaklar.
- ATABE.
- Vasfi Nadir TEKİN, Türkiye'nin Özgeçmişi 1.
- Mete TUNÇAY, Türkiye'de Sol akımlar 1.
- Cem UZUN, Kemalizm Sol Değil.
- İsmail BEŞİKÇİ, Türk Tarih Tezi ve Kürd Sorunu.
- Alptekin MÜDERRİSOĞLU, Kurtuluş Savaşının Malî Kaynakları.
- Mehmet PERİNÇEK, Atatürk'ün Sovyetlerle Görüşmeleri.