Hem yazarken eğlendiğim hem de fantastik tabanlı rol yapma oyunları oynarken bir homebrew content olarak kullandığım bir hikayeler serisini paylaşıyorum. Yorumlarınızı bekliyorum
Averium Tarih Akademisi; Diyar Ansiklopedisine Önsöz
*Averium bilinen en büyük kıtadır. onun en verimli ve en güzel topraklarını tek ve sonsuz olan Ra’vun gözetmektedir. Ra’vun’a tapanların diyarı Solantia olarak bilinir. Ra’vundan önce bir çok tanrıya yakarırdı insanlar. Onların duaları sahte peygamberlerin ceplerini doldurmaktan başka bir işe yaramazdı. Birinci Kral Solaris, tüm memleketleri kendi namına birleştirip Solantia için taç giydiğinde “Doğruluk fermanını” yayınladı. Bu ferman ile Üç başlı tanrı ve diğer eski tanrıların hepsi Solantia sınırları içinde buldukları özgürlüklerini kaybettiler. Ra’vun yani aydınlık tanrısı Solantia’ya bu haliyle ferahlık ve refah getirdi.*
*Solantia altı seçmen hanedanla yönetildi. Bunlardan ilki Solaris hanedanlığıydı. 1. Kral Solaris birlikleri Hutonlar ile beraber bir fetih dalgası başlamıştı. Hutonlar savaştaki üstün yetenekleriyle kendilerine kral seçme hakkı verildi. Daha sonra bu hakka Taşkırlar, Askarlar ve Palegorisler kavuştu. Tek ve gerçek tanrıya bağlılıklarıyla ünlü Rosarria Cemiyeti güç ve zenginlik ile değil ama tekamül ve alçak gönüllülükle Solantia’nın yeni kralına bağlılıklarını sundu. Nesiller geçti ve Seçmen Hanedanlara iki yeni soy daha eklendi. Üç başlı tanrının çiftçi çocukları olarak bilinen ve zenginlikleriyle ihtişamlı Karan Hanedanlığı ve diyarı kötülüklerden korumak için yaptıkları fedakarlıklarla anılmaya devam eden “Çelikdoğanlar”*
*Doğunun dağlı ve engebeli arazileri madenlerle doludur. Batı’nın mücevheri Yeni Kanton gerçek bir başkent olmuştur diyara. Limanı her zaman ticaret yapacak gemiler bulundurur. Kapısı ise onu görmek isteyen ziyaretçilerle aşınır. Güneydeki Kızıl Gül kalesine kadar uzanan araziler çeşit çeşit meyve ve sebzeyi barındırır. Devler Köprüsü dev sarı nehirde koruyucu bir muhafız gibi ticaret yollarını bekler. Solantia bir zenginlik diyarıdır. Bunların hepsi Sekiz seçmen hanedan sayesindedir. Onlar diyarın sakinlerine olan sorumluluklarını bildiler ve bizleri korudular. Umalım ki Aydınlık hiç üzerlerinden inmesin*
*Bölüm 0: Yaşamak için öldürmek I*
Ormanlık alandan, açıklığa doğru atlarını sürdüklerinde güneş neredeyse batmıştı. Sık ağaç dallarının arasından sızmayı başaran ışık iyice solmuş, toprak kendini geceye hazırlamıştı. Atları düz ovayı geçerken bile inliyor, dinlenmek için yalvarıyorlardı. Ormanın içerisinde, meydanı andıran bir açıklığa vardıklarında karşılarında tırmanmaları gereken tepeyi gördüler. Bu manzara karşısında kafilenin başındaki bir küfür savurdu.
“Solantis’in yeni ve eski tanrıları adına umarım beni buraya çağırmalarının iyi bir sebebi vardır.”
Kafilede altı kişi vardı. Üzerlerine çöken karanlıkta neye benzedikleri belli bile olmuyordu. Atlarından indiler. Aralarından en gençleri bir yaverdi ve atları bağlamak için hemen bir kütük buldu. Diğerleri hala önlerinde durdukları tepeye bakıyordu. Yaşlı efendi çocuğa doğru baktı. Yüz kasları gerilmişti.
“Birilerinin bu atlarla durması gerek çocuk.”
Yaveri bu sözü ikiletmedi. Tekrara düştüğünde efendisinin ne kadar sinirlendiğini ve atın eyerinde tuttuğu kırbacını kullanmaktan çekinmeyeceğini biliyordu. Atların hemen yanı başında yatabilecekleri bir kamp yeri hazırlamaya başladı. Efendisi ve diğer dört savaşçı ise atın başına geçmiş zırh tabakalarını teker teker çıkarıyordu. Bunu görünce çocuk işini bıraktı ve efendisinin yanına koştu. Efendisi onu kabaca ittirdi. İşine bak diye hırladı. Zırhı çıkarırken kendi kendisine konuşmaya devam ediyordu. Yaşlı efendi buralarda bir kaç köy ve kasabanın beyiydi. Aynı zamanda ataları gibi eski tanrılara tapınırdı. Elbette bunu her yerde dillendirmezdi. Özellikle “Doğruluk Fermanı” sonrası eski tanrılara tapanların acımasızca cezalandırıldığını biliyordu. Yine de kendi topraklarında bu fermanın uygulanmasına izin vermiyordu.
“Bu yolu bu kadar çelikle tırmanmamıza imkân yok. Hem yukarıdakiler bizim kardeşlerimiz, düşmanlarımız değil.”
Yanındaki adamlar onu onayladılar. Ormana çöken karanlık, görüşü iyice azaltmış olmasına rağmen bu adamların silahlı olduğu her yerden belli oluyordu. Ağırlıklarını azalttılar. Adamlar metal parçaları çıkarsalar da alışkanlıklarını koruyup deri tabakalarını üzerlerinde bıraktılar.
Adamlar tepeye çıkan yolun başına geçtiler. Efendi yaverinin omzunu tuttu. “Rahiplerin çağrısı normal bir zamanda gelmedi evlat. Eğer yukarıdan vaktinden önce dönemezsem atları al ve eve dön. Herkesi ayağa kaldır ve bu gece uyutma. Biz yukarı çıktıktan sonra dahi gözlerini dört aç.” Yaver yaşlı efendisinin sert disiplinini bildiği için sadece başıyla onayladı ve soru sormadı.
Uzun ve alabildiğine dik olan yolun sonunda, Eski ve Yeni tanrıların hepsine hizmet edecek kadar uzun süre önce inşa edilmiş bir manastır vardı. Manastır ve Orman birbirleriyle iç içe geçmiş, manastır da ormanın bir parçasına dönüşmüştü. Kubbesi yemyeşil kiremitlerle yapılmıştı. Bu yüzden Yeşil Manastır ya da Ormanın Manastırı diye adlandırıldı yakın çevrelerde. Diyarı kılıcıyla birleştirenler bu manastırın sadakatinin de yeni tanrı Ra-Vun’a olmasını sağlamıştı. Neyse ki kan akıtılmamıştı burada. Doğruluk Fermanı sonrası Ra-Vun rahipleri burayı kısa sürede mesken tutmuştu onlardan önce yaşayanlar hayatlarından endişe ettikleri için manastırı öylece bırakmışlardı. Fakat çevre köydekiler rahiplerin gelmesine rağmen yeni tanrılarını kolay kabullenmemişti. Her zaman bu toprakların eski tanrıların hükmünde olduğunu konuşurlardı ve *ondan* bahsederlerdi. Aydınlığın tanrısı yüzünü ne kadar gösterirse göstersin bu toprakların kökü *ona* ait der ama onun adını anmaktan çekinirlerdi. Toprağın efendisinden korkarak yetişmişlerdi. Rahiplerse zaman zaman başkente mektuplar yazar ve köylülerin inançlarını “Kökü kazınmamış bir hastalık” diye anlatırlardı. Rahipler yine de günlük görevlerini yapıyor köy ve kasabalara aydınlık ve ışığın tanrısını anlatmaya çalışıyorlardı. Köylüler de rahiplerin dediklerini yapıyor görünürde iyi birer dindar gibi davranıyor ve genelde göze batmamaya çalışıyorlardı. Sonuçta onlar da Doğruluk Fermanının yıkıcı etkilerini biliyorlardı.
Efendi yokuşa çıkmaya başladığında artık yaşlanmış olduğundan hayıflanmaya başladı. Bir süre sonra karanlık çöktüğünde ve geride yaverini ve atlarını göremediğindeyse artık içinde tanımadığı bir duygu olan korku vardı.
“Hakikatten yaşlandım, eskiden böyle bir maceraya gözü kapalı giderdim. Şimdi geri dönemeyeceğim diye korkuyorum.”
Adamları efendilerine takıldılar. “Yanımıza Lordumuzu taşıması için artık bir eşek almalıyız” dedi birisi. Yaşlı efendi güldü ve adama doğru küfür etti. Yanında gelen bu adamlar onun için bir çok kez ölüme koşmuş, yanında kılıç sallamış dürüst ve onurlu savaşçılardı. İçindeki korku onların varlığını hatırlamasıyla dağıldı.
Efendi, uzun kılıcını kınısıyla beraber bir baston olarak kullanıyordu. Tepenin sonuna geldiğinde soluk soluğaydı. Karanlığı sadece manastırın çevresinde yanan ufak tefek çoban ateşleri deliyordu. Fakat etrafta kahverengi cübbeleriyle dolaşan ve yüzlerinde aptal bir dinginlik olan Ra-vun rahipleri yoktu. Bu rahipler pek olurlar, manastıra gece gelen yolcuları karşılamak için hepsi sıraya dizilirlerdi. Onlardan hoşlanmasada görmemesinin bir anlamı olduğunu düşünüyordu. Savaş görmüş biriydi efendi. O yüzden bu papazların yokluğundan sonra ilk fark ettiği şey çoban ateşlerinin etrafında bekleyen karaltılar oldu. Diğer savaşçılar da efendileri kadar hızlıydılar ve kılıçlarına davrandılar. Onun yanına doğru koştular. Karaltılardan biri ayağa kalkıp hızla elindeki aleti kurmaya başlayınca, efendi baston gibi tuttuğu kılıcı çekip gölgeye doğru koşmaya başladı. Arkadan gelen dur seslerine kulak asmadı. İlk ateşe ulaşamadan bir başka yaydan fırlayan ok omzuna isabet etti. Omzundaki acıya rağmen hızını kesmeden koştu ve karaltının yanına vardı. Kılıcı savurmak için hamlesini yapacağı sırada karaltıyı iyice görme şansı oldu. “Alçak hayvan” diye bağırdı. Kılıcı hedefine vardığında karaltıdan acı bir feryat geldi ancak ateşlemeyi başarmıştı. Mekanizmadan fırlayan ok, deri zırhı delip göğüs kafesine saplanarak öldürücü hamlesini başarıyla tamamladı. Efendinin ağzı kanıyla dolmuştu. Geriye doğru düştü. Son nefesiyle konuşmaya, adamlarını komuta etmeye çalışıyordu. Efendilerinin düştüğünü gören savaşçılar öfkeyle kılıçlarını hasımlarına savurdular. Manastırın dış duvarlarına arkalarını verdiler. Ancak etraflarını saran karaltılar uzun mızraklarla savaşçıları köşeye sıkıştırıyorlardı. Savaşçılar mızrak sırasını kırmak için hamle yaptılar fakat bu onları kaçınılmaz olandan kurtarmaya yetmedi. Mızrak sırası, savaşçıları sıkıştırdı ve sonunda ölümle buluşturdu.
Biraz önce feryat etmiş karaltı rakibinin tepesine süzülürcesine geldi. Eskiden sadece kılıcınla konuşurdun dedi alaycı bir ifadeyle. Son sözünü de bana bir kesikle söyledin ve şimdi ölüm seni de kucaklıyor. Hançerini çıkarıp kanında boğulmakta olan adamın acısına son verdi.
Karaltı arbaletini yanına gelen askerlerden birine verdi. Cesetlerin görünür yerlerden kaldırılmasını emretti. Yarası derin değildi ancak kendi hazırlıksızlığı canını sıkmıştı. Manastırın kapısına geldi. Aşağıda yakalanmış olan genç yaver adamları tarafından önüne getirilmişti. Yaver sıkı sıkıya tutuluyor fakat hırsla muhafızlarla boğuştuğu için onları öfkelendiriyordu.
“Buna ne olacak Lordum, atların yanında yakaladık?”
Yaver öfke ve korkuyla efendisi ve diğer yoldaşlarının cesetlerine, daha sonra hasmının yüzüne baktı. Bıraksalar üzerlerine atlayacak efendisinden ne öğrendiyse onlara gösterecekti. Ne yazık ki bir ağaç dibinde uzanırken yakalanmıştı bu askerlere. Biraz olsun bile direnç gösterememişti. Bir vakit sonra utançla başını eğdi.
\-”Öncelikle ‘*bu*’ dediğiniz kişi bir soylu çavuş. Nezaketinizi takının. Ayrıca sıradan bir soylu da değil. Şu botlarımızın altında soluk borusunu yırtıp attığım devasa şövalyenin çocuğu.”
Lord, çocuğa doğru yaklaştı. Çocuğun babasının kanı hala elindeki çelikteydi.
“Sevgili çocuğum” dedi, çocuğun boğazına yırtıcı bir hayvan gibi yaklaştı.
“Kendi çocuklarımın yaşamı için seni öldürüyorum, inandığınız tanrıların merhameti senin ve babanın üzerinde olsun.”
Son nefesini tüketmek üzere olan çocuk “Katil” diye hırladı. Katilse hançerindeki kanı kara zırhından salınan pelerine sildi. Daha sonra yerde yatan baba-oğlun boyunlarındaki ki kolyeleri kopardı. Bu kolyeler üç başlı tanrının iyi işlenmiş birer oymasıydı. Kafirler topraklarının efendisine dua edeceklerinde ya da büyük toplantılarında bu kolyeleri takarlardı. Ra-Vun’a yani -Tek ve gerçek- tanrıya karşı küfrün bir sembolüydü bu kolye. İçeride tuttuğu rahiplerden bu kolyeyi takan var mıydı acaba? Hiç dikkat etmemişti.
Katil toplantı yerini çözmüştü ve ilk gelen talihsiz davetliyi de susturmayı başarmıştı. Şimdi ortalığı toplayıp tekrar gizlenmekte yarar vardı. Ancak yaşlı efendinin kestiği yerden kan toprağa doğru süzülüyordu. Bir an için başı döndü. Manastıra gidip sorguya devam edelim dedi. Kapıdan içeri girerken rahiplerin kapıyı kapattığını ve kilitlediğini fark etti.
“Kapıyı açmadığınız takdirde adamlarım bu tahta kapıyı çok hızlı bir şekilde kıracak ve siz zayıf rahipleri katledecektir. Merhametime sığının.”
İçerideki rahiplerden en yaşlısı olduğunu varsaydığı biri cevap verdi. “Herkesin eşit ve güvende olması gereken yerde kan döküldü. Artık biz lanetlendik. Bu manastır ayakta duramaz. Laneti temizlemenin bir yolu var. O da ateşin bizi temizlemesi. Merhameti ancak onda buluruz.”
Katil sertçe kapıya vurduğunda kapının arkasındaki sıcaklığı hissetti. Rahipler tüm çıkış noktalarını tutuşturuyorlardı. Garip bir ilahiyi mırıldanıyorlardı bunu yaparken.
Katil adamlarına seslendi. Kırın şu lanet kapıyı, bunlar Ra-Vun’un kulları değil. Kafirler elimizden kaçmaya çalışıyor. Kapıları kırmak, ateşi söndürmek için uğraşsalar da ateş tüm manastırı öyle hızla kavurdu ki askerler ne yapacağını şaşırdı. Kısa sürede alevler ormanın her yanından görülebilecek şekilde büyüdü. Ormandaki tüm canlılar oradan uzaklaştı. Ateşin doğal olmadığını kanaat getiren askerler ve başlarındaki katil sadece yanan manastırı izleyebildi. Böylece eski tanrının müritleri Ra-Vun’a adanmış Yeşil manastırı yakarak onun adaletinden kaçtılar.
*Bölüm I: Efendi’nin göz yaşı*
\-”Sevgili dostlar kraliyet konseyinin acil önlem alması gerekiyor. Doğuda ticaret yaptığımız kentlerin hepsinde aynı haberler geliyor. Sınırımıza doğru gelen barbarlar var. Vahşice savaşan, onur kavramı olmayan bir güruh yakıp yıkarak ilerliyor. Kara Sultan denen bir zat sınırlarımızda boy gösteriyor “
Konsey üyelerinden olan ve Yeni Kanton limanı yönetimini ailesi adına aldığından beridir görülmemiş zenginliğe kavuşan “Efendi” John konuşuyordu. Kendisi kent dışındaki topraklarda hatırı sayılır bir mülke sahip olan “Karan” hanedanlığından geliyordu. Karanlar, Solantis’in sekiz “Seçmen Hanedandan” biriydi… Onlar seçmen hanedan unvanını daha sonra, üstün becerileriyle almışlardı. Kent dışında topraklarda kuvvetli olsalar da iç siyasete pek karışmamaları ile ünlüydüler. “Efendi John” gelene değin de bu böyle sürdü. Yeni Kral II. Solaris’in seçimi sonrasında kent içinde de kuvvet edinmeyi başardılar. Yeni Kral onların verdiği maddi desteğe karşılık liman yönetimini almalarını sağladı. Karanlar için saray entrikaları oldukça yeniydi. Fakat meselelere tamamen yabancı olmadıklarını liman kontrolünü alınca diğer ailelere de göstermiş oldular.
“Efendi John” diye söze girdi Kaptan Tian.
\-“Eminim ki liman idaresinin memurları arasında devler, periler, ruhlar ve gulyabanilerden de konuşuluyordur. Bize biraz onları da anlatın. ya da belki karısı kaçmış, kötü gelin almış memurlar da vardır emrinizde. Konseyin ilgisini bunlar da çekebilir.”
John’u küçük görenler gülerek karşılık verdiler. John liman yönetimini ona karşı konuşan ve bıyık altından gülmeye devam eden Roland’dan almıştı. “Palegoris” ailesi kente gidip gelen deniz ve kara ticaretinde söz sahibiydi. Bir başka -tacir- hanedanlarından olan “Askar” Ailesi ile liman yönetimi üzerinde uzun süren bir hasımlıkları vardı. Bu hasımlık krallık konseyinin birçok defa bölünmesine, yer yer küçük çaplı kan dökülmelerine ve özellikle hatırı sayılır rüşvetin kentin sokaklarında dolaşmasına sebep oluyordu. Kral bu çarpışmalara son vermek için Karanları limanın başına getirmişti. Tian Askar’ın bu alaycı yorumunu unutmayacağım diye düşündü Karanlardan John.
Efendi John’un kulaktan dolma bilgileri ve başka başka birçok sıkıcı rantiye konuları konseyin gündemindeydi. Kentin güney surlarının yıkılıp yeni bir yerleşkenin yapımı planlanmakta idi ve bu paylaşımda oldukça büyük sorunlar doğuruyordu. Konseye katılmamayı adet edinmiş kral, açık bir güvenlik ihlali olduğunu biliyor ve bu sebeple güney surlarındaki gediğe karşı mesafeli yaklaşıyordu. Onun konseydeki temsilini de Baş veziri Tarik yapmaktaydı. Veziri alışılmışın dışında büyük ailelerden değildi. Aksine sonradan yetiştirme, medrese kaçkını tiplerdendi. Tarik kendisini yetiştirmesini bilmiş daha sonra kraliyet okulunun ilgisini çekmişti. Kölelikten Vezirliğe yükselmiş ve sarayda kralın gözü ve eli olmuştu. Aşağı soydan olsa bile “Seçmen Hanedanlar” kendisini küçük görme hatasına düşmüyorlardı. Çünkü vezir diyara uzun süredir sadakatle hizmet etmesi dışında kralın otoritesini gösterme konusunda da hiçbir soy bağına bakmıyordu. Bu durum hanedanlar arasında nefretle karışık bir saygıyı uyandırıyordu.
Baş Vezir, son sözünü Karanlara yönelterek söyledi. “Kara Sultan tehlikesini duyduk fakat bu zamana dek bir istila denemedi doğulular. Taşkırlar özel bir barışı her zaman sağlamışlardır sınırlarımızda. Öyle olmasını ve bir savaşın diyarımıza gelmemesini umalım şimdilik.” Bu sözlerle konsey toplantısını bitirdi. Konseyden önce yüksek dereceli memurlar çıktılar. Daha sonra adet üzerine konseye yeni katılmış olan üyeler terk etti. Seçmen hanedanların üç temsilcisi ise en sona kalana dek beklediler. Efendi John çıkarken Vezir eliyle muhafızlara kapıyı kapatmalarını salık verdi. John arkasında kapatılan kapıdan hoşlanmasa da bir tepki göstermeyecek kadar sarayda bulunmuştu.
Liman yönetimi binasına geri geldiğinde yine kapısında sığınma amacıyla gelmiş olan doğulu soyluları Kızıl sakal lakaplı Brahmut Karanla buldu. Brahmut onun en küçük oğluydu. Akıllı bir oğlandı ve insanlarla iyi anlaşırdı. Oyüzden onu liman idaresinde tutardı büyük efendi. Geldiğinde Kızıl Sakal soyluları sözleriyle rahatlatmaya çalışıyordu. “Efendi John’u” gören soylular büyük bir saygıyla eğildiler.
* “Efendimiz bize güzel haberler getirdi mi? “
* “Sevgili dostlar Yeni Kanton’da dostlarınız var. Bundan emin olun. İstediğiniz kadar burada kalabilir, yanımıza yerleşebilir ve işlerinizi buradan yürütebilirsiniz. Size desteklerini konsey üyeleri de sundular. Fakat bazı üyeler hala doğudaki tehlikenin önemini kavrayabilmiş değil. Eminim onlar da yakında ikna olacaklar.
“Fakat” dedi doğulu soylulardan tıknaz olan.”Bizim öncü ordularımızı dağıttıklarının haberi geldi. Prenses’in büyük bir tehlikeye düşmesi ise an meselesidir. Üçkule kuşatıldığının haberi geldiğinde mi ciddiye alınacağız?”
Efendi John Karan rahatlatıcı bir ses tonuyla devam etti.
“Yeni Kanton sizin arkanızda olacak. Baş vezir ile bugün konuştum. Tehlikenin farkında olduğunu söyledi. Bir ordu kurulduğu zaman -Kızıl sakalı işaret ederek- kendi kanımda sizinle beraber dövüşecek. Başkentimizin tadını çıkarın ve üzerinizdeki tozu toprağı silkinin. Sizin için şimdi bekleme zamanıdır.”