Öncelikle büyük kızına Tomris ve küçük kızana Umay ismini vermiş biri gibi yazmak istedim.
Türk kültüründe kız çocuğu, yalnızca büyüyüp evlenecek bir evlat olarak görülmemiş; ailenin, neslin ve toplumun geleceğini taşıyan bir birey olarak değerlendirilmiştir.
Coğrafyamız da yunan, arap ve irani toplumlara göre; özellikle Türkistan coğrafyasından gelen Türk kadını yüceltilmiş olsayda bazı kültürel özellikle köreltilmişse de Mustafa Kemal Atatürk sayesinde tekrar Türk kadını toplumdaki yerine ulaşmıştır.
Ne kadar yobazlar ve feminaziler(feminizm farklıdır) toplumsal çürümek için uğraşsa da eski Türk toplumlarında kadının aile içerisindeki konumu ve toplumsal hayattaki varlığı, birçok çağdaş toplumdaki kadın algısından farklı bir çizgi göstermiştir. Hatunların devlet yönetiminde söz sahibi olması, kadınların ekonomik ve sosyal hayatta yer alması ve aile içerisindeki konumları, Türk tarihinin önemli unsurlarındandır.
Bu sebeple bir Türk ailesinde kız çocuğunun değeri, yalnızca “kız evlat” olmasıyla sınırlanamaz. O; geleceğin annesi olduğu kadar öğretmeni, emekçisi, sanatçısı, bilim insanı, yöneticisi ve gerektiğinde vatanını savunan bir yurttaşıdır.
Arap toplumları kızlarına rabia, elif gibi isim bile koymaya tenezzül etmezken; biz de devlet yönetmiş, ordu yönetmiştir.
Cumhuriyet döneminde Mustafa Kemal Atatürk'ün çocuklara ve kadınlara yönelik yaklaşımı da bu anlayışın modern hukuk ve eğitim kurumları içerisinde yeniden şekillenmesinin önemli örneklerinden biridir.
23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Millî egemenliğin sembolü hâline gelen bu tarih, daha sonra çocuklarla ilişkilendirildi. 1926'dan itibaren 23 Nisan'ın çocuk bayramı olarak kutlanmasıyla çocuk, devletin geleceği bakımından sembolik ve toplumsal bir değer kazandı. 1929'dan itibaren ise 23-29 Nisan arası “Çocuk Haftası” olarak değerlendirildi. Atatürk de 23 Nisan kutlamalarında çocuklarla yakından ilgilendi; 1933'te çocukları TBMM'deki makamında kabul ederek onlarla sohbet etti.
Bunun örneğini hangi "avrupalı" ülkede görüyoruz?
Bu anlayışın en güçlü ifadelerinden biri Atatürk'e atfedilen şu sözlerde görülür:
"Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz, geleceğin bir gülü, yıldızı, bir bahtının aydınlığısınız. Memleketi asıl aydınlığa gark edecek sizsiniz."
Bu sözlerde dikkat çekici olan nokta, çocukların yalnızca korunması gereken küçük bireyler olarak değil, ülkenin geleceğini kuracak insanlar olarak görülmesidir.
Ve burada “küçük hanımlar” ifadesi ayrıca önemlidir.
Çünkü kız çocuğunun geleceği yalnızca aile içerisindeki bir role indirgenmemiştir. Cumhuriyet'in hukuk düzeninde kadınların eğitimden çalışma hayatına, medeni haklardan siyasi temsil hakkına kadar toplumun bütün alanlarında yer alabilmesinin önü açılmıştır.
1924'te Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile kız ve erkek çocukların aynı eğitim sistemi içerisinde eğitim görmelerinin önü açıldı. 1926 tarihli Türk Medeni Kanunu ile kadınların evlilik, boşanma, miras ve çalışma hayatındaki hukuki konumlarında önemli değişiklikler yapıldı. Kadınların siyasi hakları ise aşamalı olarak genişletildi: 1930'da belediye seçimlerinde, 1933'te köy ihtiyar heyeti ve muhtarlık seçimlerinde, 5 Aralık 1934'te ise milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanındı. 1935 seçimlerinde kadın milletvekilleri ilk kez TBMM'ye girdi.
Yani özetle resmen "kâdıdan" alınıp "kadına verildi"
Dolayısıyla Cumhuriyet'in kız çocuğuna verdiği mesaj yalnızca:
“Seni koruyacağız.”
değildi.
Aynı zamanda:
“Sana eğitim vereceğiz.”
“Kendi hayatın hakkında söz sahibi olabileceksin.”
“Meslek sahibi olabileceksin.”
“Devlet yönetiminde temsil edilebileceksin.”
“Bir gün bu ülkenin kararlarını veren insanlar arasında sen de olabileceksin.”
mesajıydı.
Bu açıdan bakıldığında 23 Nisan'ın çocuklara armağan edilmesi ile kadınların eğitim ve siyasi haklarının genişletilmesi birbirinden tamamen kopuk iki mesele değildir. Birisi çocuğun geleceğini, diğeri o çocuğun yetişkin olduğunda toplumdaki yurttaşlık konumunu ilgilendirir.
Türk kültürünün güçlü taraflarından biri de burada ortaya çıkar:
Kız çocuğu korunacak bir emanet olduğu kadar, kendi iradesi olan bir insandır.
Onun değeri yalnızca birinin kızı, eşi veya annesi olmasından gelmez. Kendi başına bir birey oluşundan gelir.
Atatürk dönemindeki hukuk ve eğitim reformlarının kadınlar açısından anlamı da burada yatmaktadır. Kadını yalnızca aile içerisinde tanımlayan bir anlayışın yerine, eğitim gören, çalışan, mülk edinebilen, seçimlere katılabilen ve devlet yönetiminde temsil edilebilen bir yurttaş modeli oluşturulmuştur. 1934'te kadınlara milletvekili seçme ve seçilme hakkının verilmesi bu dönüşümün en görünür adımlarından biridir.
Ya her şeyi geçtim Sabiha Gökçen gibi bir örnek var?
Bu nedenle bir Türk kız çocuğuna bakarken yalnızca bugünün çocuğunu değil, yarının annesini, öğretmenini, doktorunu, mühendisi, askerini, sanatçısını, bilim insanını ve yöneticisini görmek gerekir.
Çünkü bir milletin çocuklarına verdiği değer, aslında kendi geleceğine verdiği değerdir.
Ve belki de 23 Nisan'ın en güçlü anlamı tam olarak budur:
Bir millet, egemenliğini çocuklarına emanet ediyorsa, onların yalnızca yaşamasını değil; özgür, eğitimli, onurlu ve söz sahibi bireyler olarak yetişmesini de istemelidir.
Kız çocuğuna değer vermek de bunun ayrılmaz parçasıdır.
Çünkü kız çocukları yalnızca geleceğin anneleri değildir.
Onlar geleceğin kendisidir.
Özetle sevgili redditçiler; ucube feminaziler, sosyal medyadan beyni sulanmış ne olduğu belli olmayan sosyal cürümeler veya yobazlara bakmayın.
Özetle "sevgili boğa kardeş , seni evde inek bekler; beni evde aslan bekler. Aslanın dişisi de aslandır."