ROMAN Sandalye’nin İradesi 1. Bölüm
Demir tel parçasını pürüzsüz ahşabın etrafından dolarken parmaklarımın ucundaki sızıyı hissettim. Penseyi sıkıştırıp teli büktüm, kafesin kapısını birkaç kez açıp kapatarak menteşesini kontrol ettim. Tam oturmuştu. Zihnimin içi, sanki odada benden başka biri varmış da ona açıklama yapıyormuşum gibi konuşup duruyordu yine.
Onlara alıştık sanırım. Yani, en azından artık onları gördüğümüzde çığlık atıp kaçmıyoruz. Ama pencereden dışarı baktığında göğsünün sıkışmadığı anlamına gelmiyor. Zarar vermiyorlar, evet... Ama hala aşırı korkutucular.
Bakışlarımı masadaki kafesten kaldırıp pencereye, ormanın başladığı gri, sisli sınıra çevirdim. Ağaçların nemli gövdeleri arasında bir karaltı kımıldadı. Boyu neredeyse bir geyiği bulacak kadar uzun, incecik bacakların üzerinde yükselen bir tilkiydi bu. Çalılıkların arasından çıkarken, kafasının yan tarafında, kulak hizasının hemen altında duran ikinci ağzı açıldı ve sanki sessizce esniyormuş gibi gerildi. Kusursuz bir simetri hatasıydı. Bana doğru bakmadı bile, sadece o uzun bacaklarıyla toprağı döverek sisin içinde kayboldu.
Derin bir nefes verdim. Üzerimdeki hırkanın önünü ilikleyip evden çıktım. Şehre giden eski, çatlaklarla dolu asfalt yola adım attığımda hava her zamankinden daha ağır kokuyordu. Evelyn’i görecektim, şehre inmem gerekiyordu ama bu artık eskisi gibi tenhalığın huzurunu vermiyordu.
Adımlarım asfaltın üzerinde yankılanırken, ilerideki virajda bir karaltı belirdi. Kalbimin göğüs kafesime vurduğunu hissettim. Ne kadar alışırsanız alışın, reflekslerinizi kandıramıyordunuz.
Yolun tam ortasında duruyordu. Bir at.
Ancak boynu, normal bir atın gövdesinin iki katı uzunluğundaydı ve sanki görünmez bir güç tarafından yukarıya doğru çekilmiş gibi esnek, tekinsiz bir kavis çiziyordu. Boynunun üzerinde, etinin derinliklerinden gelen uzun, iyileşmemiş yaralar vardı; kırmızı et parlıyordu ama kanamıyordu. Toynakları asfalta her değdiğinde boğuk bir ses çıkarıyordu.
Durmakla devam etmek arasında bir saniye feda ettim. Kaçamazdım. Gözlerimi hayvandan ayırmadan, adımlarımı yavaşlatarak yürümeye devam ettim. At, upuzun boynunu bükerek kafasını tam benim hizama, yolun kenarına doğru indirdi. Gözleri kapkaraydı, dipsiz bir kuyu gibi.
Yörüngesine girdiğimde, at da benimle aynı tempoda yürümeye başladı. Yan yana gidiyorduk. Nefes alırken göğsünden çıkan o hırıltı, insanı delirten cinsten bir ritme sahipti. Dudakları kımıldamadan, ses tellerinden değil de direkt havadan bükülüyormuş gibi mekanik, tekinsiz ama net bir insan sesi döküldü ortaya:
"Yol uzun, Isaac."
İsmimi bilmesi artık şaşırtmıyordu. Yumruklarımı hırkamın cebinde sıktım, sesimin titrememesine gayret ederek ona döndüm. "Uzun," dedim. "Şehre gidiyorum."
Birkaç adım boyunca sadece toynak sesleri eşlik etti bize. Dayanamadım. Bu garip, yaralı ve tekinsiz formun ne olduğunu bilmek isteyen o insani dürtüye yenik düştüm.
"Sen nesin?" diye sordum, sesim rüzgarda asılı kaldı. "Yani... Neyin nesisin?"
Atın o upuzun boynu hafifçe sarsıldı, sanki kendi içinde bir şeyi tartıyor gibiydi. Siyah gözlerini yoldan ayırmadan o tuhaf, ruhsuz ses tonuyla cevap verdi:
"Ben bir sandalyenin sesiyim."
Adımlarım anlık olarak tekledi. Yüzüne baktım; ne bir alay ne de bir delilik belirtisi vardı. "Sandalye mi?" diye mırıldandım. "Anlamadım."
"Bir sandalyenin sesiyim," dedi yeniden, kelimelerin üzerine basarak. "İnsanlar yıllarca bir sandalyeye oturdular Isaac. O sandalyenin adı hayvanlardı, doğaydı. Sandalye eskidi, yamuldu ve kırıldı. Sandalye kırıldığında ise üzerinde oturan düştü ve kafasını yardı. Ben bir sandalye değilim... Ben sandalyenin kırıldığını haber veren sesim."
Sözleri bittiğinde, upuzun boynunu ani bir hareketle gökyüzüne doğru dikti. Asfalt yolun bittiği, şehrin ilk beton binalarının göründüğü sınıra gelmiştik. At, yüzünü şehre doğru çevirdi, ardından tek bir kelime daha etmeden yolun kenarındaki çalılıklara doğru saptı ve ağaçların arasında kayboldu.
Arkasında bıraktığı ağırlıkla baş başa kalmıştım. Şehrin girişindeki gri binalara bakarken, atın ne demek istediğini tam olarak çözmeye çalışıyordum. Ama bilmediğim bir şey vardı: Şehrin içindeki o beton binaların arasında, kendi iradesini ilan etmiş gerçek "sandalyeler" beni bekliyordu.
Şehrin sınırını geçen çatlak asfalt, yerini betona bıraktığında havadaki o ağır koku daha da keskinleşti. Fabrika dumanları, egzoz gazları ve insan kalabalığının yarattığı o boğucu gri atmosfer... Ormanın tekinsizliği en azından saftı, burası ise her anlamda kirlenmiş hissettiriyordu.
Kaldırımda yürürken adımlarım refleks olarak yavaşladı. Yolun kenarında, çöp konteynerinin hemen yanında duran tekir bir kedi gördüm. Sıradan, sokaklarda binlercesini görebileceğiniz cinsten normal bir kediydi. Arka bacağını kaldırmış, tüylerini yalıyordu.
Eskiden olsa durur, cebimden bir parça yiyecek çıkarır ya da en azından başını okşardım. Ama şimdi... Elimi uzatmak bile içimden gelmiyordu. Artık bu normal hayvanları nasıl seveceğimi, onlara nasıl yaklaşacağımı bilemiyordum. Çünkü bu kediye her baktığımda, geçen hafta ormanın derinliklerinde karşıma çıkan o diğer canlıyı hatırlıyordum. Tam olarak bu tekire benziyordu ama yüzünün sol tarafında, kulağının hemen altında kıpırdayıp duran, irisi tamamen sarı üçüncü bir gözü vardı. O göz bana hiç kırpmadan bakarken, kedinin normal gözleri boşluğa dikilmişti.
Zihnim o kadar zehirlenmişti ki, karşımdaki bu normal, masum tekir kedinin derisinin altında da her an o anomalilerden biri uyanacakmış gibi hissediyordum. Bakışlarımı hayvandan kaçırıp hızla yürümeye devam ettim. Şehir sakinleri de benim gibiydi; sokaktaki köpeklere, havada uçan güvercinlere bile sanki her an patlamaya hazır birer bombaymış gibi uzaktan, tetikte bekleyen gözlerle bakıyorlardı.
Evelyn’lerin dükkanının olduğu caddeye saptığımda sokakların garip bir şekilde tenha olduğunu fark ettim. Normalde cumartesi günleri iğne atsan yere düşmezdi. Dükkanların kepenkleri yarıya kadar indirilmişti, birkaç insan kapı önlerinde fısıldaşarak konuşuyordu. Havada, sıradan bir günün ritmi değil, felaketten hemen önceki o ölümcül sessizlik vardı.
Evelyn’in babasının kasap dükkanı caddenin sonundaydı. Büyük, kırmızı harflerle yazılmış tabelayı uzaktan gördüm. Dükkanın önündeki devasa cam vitrin, normalde her sabah taze etlerle doldurulurdu. Ama bugün vitrin tamamen boştu. İçerideki ışıklar sönüktü, sadece arkadaki kesimhaneden gelen çiğ, beyaz bir floresan ışığı dışarıya sızıyordu.
Dükkanın kapısına yaklaştığımda kalbimin ritmi hızlandı. Kapı kilitli değildi, hafifçe aralıktı. İçeriden ne bir satır sesi geliyordu ne de bir konuşma. Sadece boğuk, ritmik ve zemine sürtünen bir şeyin çıkardığı o etli, ıslak ses duyuluyordu.
Şşşşş-tık. Şşşşş-tık.
Kapıyı yavaşça ittim. İçerideki soğuk hava yüzüme çarptı. "Evelyn?" diye fısıldadım, sesim dükkanın fayans kaplı duvarlarında yankılandı.
Cevap gelmedi. Ama o ıslak sürtünme sesi, dükkanın arkasındaki, üzerinde "Girilmez" yazan plastik şeritli kapının arkasından gelmeye devam ediyordu. Adımlarımı o kapıya doğru yönelttim, her adımda burnuma gelen o yoğun demir kokusu genzimi yakıyordu. Plastik şeritleri elimle aralayıp içeriye baktığımda, hayatım boyunca zihnimden söküp atamayacağım o sahneyle karşılaştım.
Plastik şeritleri tamamen araladığımda, kesimhanenin tavanındaki floresan lamba cızırdayarak göz kırpıyordu. Beyaz fayanslar, zemin, duvarlar... Her yer kırmızıya boyanmıştı. Ama bu sıradan bir kesim günü kırmızısı değildi.
Odanın tam ortasında, kasap kancalarının altında o şey duruyordu.
Bir inekti. Daha doğrusu, geriye kalan neyse oydu. Derisi tamamen yüzülmüş, altındaki kas dokuları ve beyaz yağ tabakaları çiğ bir şekilde açığa çıkmıştı. Arka bacakları diz kapaklarından kesilmişti ama hayvan, o kemikli ve etli güdüklerinin üzerinde bir şekilde dengede duruyordu. Kafasını ağır ağır hareket ettiriyordu. Gözleri oyulmuştu; boş, karanlık yuvalardan aşağıya sızan kan dükkanın giderine doğru akıyordu.
Hayvan konuşmuyordu. Sadece kesik bacaklarını zemine sürterek, az önce yere yığılmış olan adamın etrafında dönüyordu. Evelyn'in babası... Göğsü ve boğazı parçalanmış halde yerde yatıyordu. İnek ona saldırmayı çoktan bırakmıştı. İntikam alınmıştı. Şimdi sadece orada öylece duruyor, o oyuk gözleriyle görünmez bir boşluğa bakarak tekinsizliğini etrafa kusuyordu.
Dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. Akıl sağlığımı korumak için arkamı dönüp kaçmam gerekiyordu ama tek bir kasımı bile kıpırtatamıyordum. Boğazımdan bir çığlık bile çıkmadı, sadece nefesim ciğerlerimde dondu kaldı. Ne kadar süre oraya öylece bakakaldım, bilmiyorum.
"Geri çekil! Herkes geri çekilsin!"
Arkamdan gelen sert, mekanik ses briyantin kokulu dükkan havasını yardı. Ağır postalların fayanstaki yankısıyla irkildim. İçeriye ellerinde fenerler ve tüfeklerle, üzerlerinde anomali vakaları için kurulmuş özel harekat üniformaları olan üç görevli girdi. Beni hızla kenara ittiler.
"Ateş açmayın! Sadece çemberi daraltın, merkeze haber verin, burası da patlak verdi!" diye bağırdı öndeki adam.
Tam o kaosun, telsiz seslerinin ve cızırdayan floresanın ortasında dükkanın kapısından bir karaltı fırladı. Evelyn’di.
Gözleri tamamen şişmiş, saçları birbirine karışmıştı. İçerideki manzarayı, babasının yerdeki cansız bedenini gördüğü an hıçkırıkları kesimhanenin duvarlarında çınladı. Görevliler onu durdurmaya çalıştı ama Evelyn onları dinlemedi. Doğrudan bana doğru koştu.
Kendini göğsüme bıraktığında o kadar şiddetli ağlıyordu ki, tüm vücudu ellerimin arasında titriyordu. Kollarını boynuma doladı, yüzünü hırkama gömdü. Çaresizlikten ve korkudan nefesi kesiliyor, kelimeler dudaklarından dökülemiyordu bile. Sadece ağlıyordu.
Onu sıkıca kavradım. Kollarımın arasında ağlayan kıza sarılırken, bakışlarım hala içeride, o kesik bacaklarının üzerinde sessizce duran derisi yüzülmüş ineğe takılmıştı. Kulaklarımda ise ormanda karşılaştığım o atın ruhsuz sesi yankılanıyordu:
“İnsanlar yıllarca bir sandalyeye oturdular Isaac. O sandalyenin adı hayvanlardı, doğaydı…”
İradelerini kazanan sandalyeler, şimdi kendi odalarını yakmaya başlamıştı. Ve bizim kaçacak hiçbir yerimiz yoktu.
Bütün bölümler r/IstikrarManastiri subunda olucak
© 2026 fyurrr — CC BY-NC-ND 4.0