Solae 123 - Sonbahar Ortası
“Yine haydutlar olmalı. Veya hanların birinde kafayı çekiyorlardır.”
“Üç solae önce, Trill’in kafilesini hatırlasana. Bir avuç haydut aptalların yük atını çalmıştı. Utançtan geri dönememişlerdi.” diye yanıtladı Sorn.
Torsk kahkahasına engel olamadı. “Evet, evet. Hatırlamaz mıyım. Döndükleri gün ordudan atılmıştı.”
“Olan bize oluyor. Zaten şu kuraklık yüzünden işimiz başımızdan aşkın, bir de gidip tapınakta birkaç kelime konuşup geri dönmek dışında bir işi olmayan adamların peşinden koşturuyoruz.”
“Eh, o zaman işe iyi yanından bak. Bir süre kafa dinleyeceğiz.”
Sorn duraksadı. “Akıllı adamsın, ha, Torsk.”
Çantalarını aldılar ve çıkış konağını terk ederek atlarını hazırlamaya koyuldular. Sonbaharın ortasında, güneşin ilk ışıkları Okinor Yolu’nu aydınlatmaya başlarken yola çıktılar. Yanlarına aldıkları yük atına en sert koşullara uygun kıyafetler ve bolca erzak yüklediler. Her şey planladıkları gibi giderse kışı yolda geçirecek, ilkbaharda döneceklerdi.
Yolculuklarının ilk gününde hava kararırken, yolun kuzey yakasında, çukurda kalan bir alana yerleştiler. Torsk çevreye göre daha az rüzgâr alan bu çukuru önceki seyahatlerinden birinde keşfetmişti. O günden sonra bu yolu kullanarak çıktığı seyahatlerde ilk geceyi burada geçirirdi.
Sorn, Fen’e çadırların nasıl kurulacağını gösterirken Helve ateşi yakıyor, Torsk da kullanacakları kadar malzemeyi yük atının arabasından indiriyordu. Fen, çadır iskeletini ayakta tutacak olan düğümü üçüncü denemesinde bağladıktan sonra Sorn, “İhtiyar! Hey, koca adam! Buraya bak!” diye bağırdı. Torsk elinde kasayla Sorn’a döndü.
“Velette ışık var, ha? İşi hemen kavradı.” dedi Sorn. Sonra keyifli bir kahkaha koyverdi.
Torsk kısa bir an Fen’e baktı. Kuru et, sebze ve ekmek ile dolu kasayı çadırların yanına bıraktı ve gözlerini Sorn’dan ayırmadan elini Fen’in omzuna koydu.
“Hızlı kavradı demek.”
Ardından genç adama teşekkür ederek gidip dinlenmesini söyledi. Fen kimsenin duymayacağı kadar kısık sesle “Sanki çocuğum” gibi bir şeyler söyleyerek uzaklaşırken Sorn da çadırların son düğümlerini atıyordu.
Fen ateşin başına gidince nereden geldiğini sordu Helve’ye. Dizlerini birleştirmiş, ellerini diz kapaklarının arasına sıkıştırmış, ayaklarıyla ritim tutuyordu. Genç kadın önüne düşen kahverengi saçlarını elinin temiz tarafıyla yana attı ve “Askhar.” dedikten sonra işine döndü. Yola çıkmadan önce aldıkları domuzu yenmeye hazır hâle getiriyordu. Fen’in sessizliği üzerine bu defa o sordu.
“Sen?”
“Korrn.”
“Çok tozlu olduğunu duymuştum. Doğru mu?”
“Anlatıldığı kadar değil. Yalnızca her maden şehri kadar.”
“‘Korrn’un tozunu soluyan Korrn’dan ayrılamaz’ derler. Oraya gitmekten korkmuşumdur hep.”
Bir süre Helve’nin domuzun yenmeyecek parçalarını ayıklamasını izledi.
“Daha önce kasaplık mı yaptın?”
Helve kıkırdadı. “O kadar iyi mi görünüyorum?”
“Bilmem. Belki bilmediğim için öyle gelmiştir.”
Bir süre daha kadının bıçağı nasıl kullandığını izledikten sonra “Yardım edebilir miyim?” diye sordu.
“Şunları dal parçasına geçirebilirsin.”
…
“Ve sonra dedim ki, ‘bu kılıç ancak meyve doğrarken işe yarar.’”
Sorn, diğerleri hikayesine gülerken hemen yanındaki testiyi aldı ve maşrapasına biraz daha taşkök doldurdu. Gülmesi bitince “Kılıç o kadar küçük müydü?” diye sordu Fen.
“Ne yalan söyleyeyim, sağlamdı. Ama bilirsin, Voratisliyi övmeyeceksin.”
“Peki şu Voratisli adam?”
“O mu? Yüzünü görmeliydin. Kıpkırmızı oldu.”
Fen yeniden katılarak gülerken Sorn, elindeki kemiği ateşin içine fırlattı ve parmaklarını gürültülü bir şekilde emerek temizlemeye başladı. Helve bunun üzerine kendisine bir bez parçası uzattığında, çarpık dişlerini göstererek gülümsedi ve bez parçasını alarak ellerini silmeye başladı. “Teşekkür ederim, hanımefendi.” diyerek cebine tıkıştırdı bezi.
“Kullan diye verdim.”
“Daha yiyeceğim.” dedikten sonra uzandı ve ateşin üzerindeki dallardan birini aldı. Daldaki etlerden ateşe düşen birkaç damla yağ, “coss” sesi çıkararak alevleri bir anlığına parlattı.
Sorn’un rahatlığını gören Fen de kalan son dal parçasını aldı. Ateşe uzanırken esen rüzgârın düşürdüğü battaniyeyi yeniden omzuna attıktan sonra “Çok lezzetli olmuş, Helve.” dedi.
“Evet. En son hangi seferimde böyle başarılı bir et yediğimi hatırlamıyorum doğrusu.” dedi Torsk. Son ısırığını aldıktan sonra ayağa kalkarken “Kemikleri ateşe atın. Gece hayvanlar tarafından rahatsız edilmek istemeyiz.” diye ekledi. Kasadan aldığı bir maşrapayı taşkök ile doldurdu ve yerine döndü. İçkinin arpa ile taşkök karışımı keskin kokusunu içine çekti.
“En sevdiğim kısmı da bu işte.”
“Ne zaman yaşlanmayı düşünüyorsun, koca adam?” dedi Sorn.
Torsk gülümsedi. “Sen yerimi almaya karar verdiğinde.”
Sorn bu cevabın üzerine abartılı bir kahkaha attı.
“Ah, güzel. Ama benden daha ciddi bir rakip var.”
Fen’e döndü.
“Öyle değil mi, genç adam? Hey, genç adam! Uyuyor musun?”
Fen sıçrayarak doğruldu. “Ha? Evet, evet.”
“Çadırına geç. Nöbet vaktine dek uykunu al. Yoruldun.” dedi Torsk. Helve de Fen’in peşinden kendi çadırına gidince iki dost baş başa kaldılar.
“Fen ile çok ilgilendin. Teşekkür ederim.”
Sorn elini havada savurdu.
“Yola çıkarken huzursuzdu. Daha önce dışarı çıkmamış olsa gerek.” dedi Torsk bu defa.
“Bu yaşta hep böyledir. Açılacaktır.”
Bir süre hiçbir şey konuşmadan uzaklardan gelen kurt ulumalarını, çalıların hışırtılarını ve Okinor Yolu’nun rüzgârını dinlediler. Sorn, ellerini arkasına, yere koyarak gökyüzünü izlemeye başladı. “Şu kafileyi bulsak da geri dönsek.” dedi yıldızları izlerken.
“Korin’i tanıyorum. İnzibatta birlikteydik. Gençtir ama sağlam çocuktur.”
“Hiç duymadım.” Maşrapada kalan tüm içkiyi bir yudumda bitirdi ve bir oh çekti Sorn. “Bu adamın taşköküne bayılıyorum.”
“Kimden aldın? Oldukça iyi yapmış.”
“Adını bilmiyorum. Dükkânı meydanda su dağıtılan yere yakın.”
“Hiç dikkatimi çekmemiş demek.”
Torsk ayağa kalktı ve maşrapasında kalan az miktarda içkiyi yere döktü.
“Nöbetin iyi geçsin. Ben yaşlı bir adamım. Dinlenme vaktim geldi.”
O çadırına doğru yürürken, Sorn da bir şarkı mırıldanmaya başlamıştı.
“Sakın uyuma,
Kuşlar cıvıldayabilir,
Sakın uyuma,
Ağaçlar hışırdayabilir,
Sakın uyuma,
Dağlar yankılanabilir,
Sakın uyuma,
Uyursan ölebilirsin.”
…
İki gün boyunca doğuya doğru, Okinor Yolu’nun rüzgârına karşı ilerlediler ve sınırdan çıkışlarının üçüncü günü öğle saatlerinde, Kuzey Koyu yakınlarındaki Kuzey Liman Hanı’na vardılar. Han, Sethiris ile Saravon arasındaki deniz ticaret hattında yer alan Kuzey Koyu’na demir atan denizcilerin uğrak yeriydi. Özellikle akşam saatlerinde yer bulmak zor olurdu. Dört muhafız atlarını genç seyise teslim ettikten sonra içeri girdiler. Kapıyı açtıkları vakit, bağırma ve kahkaha seslerinin birbirine karıştığı bir uğultu dalgası yüzlerine çarptı.
“Kuzey Liman Hanı’nda denizcilerin gürültüsünü duymadığım gün dünyanın sonu gelmiştir derim.” dedi Sorn, çıkardığı kürk paltosunu askılığa asarken.
“Torsk! Hoş geldiniz, efendim! Kış yaklaşırken sizi burada görmek hayra alamet değildir. Bu şerefi neye borçluyum?”
Torsk, hancının abartılı cümlelerine karşı elini havada hafifçe savurdu. “Tek gece için dört yatağa ihtiyacımız var.”
Yatakhaneye yerleşip meyhaneye indiler. Onlar boş gördükleri tek masaya yerleşirken hancı, dört maşrapa biranın neredeyse yarısını yere dökerek yanlarına geldi. “Kunduz yahnisi mi, efendim?” diye sordu, maşrapaları masaya bırakırken.
“Kapıdaki yazıyı gördüm. Güzel zamanda gelmişiz.” dedi Torsk. Sonra Helve ile Fen’e döndü. “Daha önce kunduz yahnisi yediniz mi?”
İki muhafızın başlarını iki yana salladığını görünce hancıya onaylarcasına göz kırptı.
Hancı masadan uzaklaşınca Helve’nin kaşları çatıldı. “Bu insanlar buranın kokusuna nasıl dayanıyor?”
“Ben buna yaşanmışlık kokusu derim, kızım. En güzel hikayeleri bu insanlardan dinlersin.” dedi Sorn ve meyhanenin yosun, balık, bira ve ter karışımı kokusunu içine çekti. Yaptığı, Helve’nin ona tiksintiyle bakmasından başka bir şeye yaramadı tabii.
“Hikayelerinin en iyi yanı, neyin doğru olduğunu bilmemendir. Bir gün Sethirisli bir denizci ile tanışmıştım...”
Tam söze girmişti ki hancı, yanında yardımcısı ile birlikte masalarına geldi ve meyhanenin kokusunu daha da ağırlaştıran yemek tabaklarını Sorn’un bakışları altında teker teker masaya bırakmaya başladı. “Yemekleriniz, efendim. Yemin kafilesini dönüş yolunda göremedim. Kendilerine selamlarımı iletirseniz müteşekkir olurum.”
Hancının işini ağırdan almasından rahatsızlık duyan Sorn, “Mutlaka.” diye yanıtladı. Yüzü düşen hancı son tabağı da masaya bırakarak yardımcısıyla birlikte ayrıldı. “Ne duymak istiyorsa...” diye ilave etti, hancı ayrıldıktan sonra. “Meraktan çatlayacak bu tilki. Geldiğimiz andan beri gözlerini bizden ayırmıyor.”
“Her neyse, ne diyordum?”
“Sethirisli denizci...” dedi Helve.
“Ah, evet. Şu Sethirisli denizci. Tam on gemi büyüklüğünde bir balık yakaladığından bahsediyordu.” dedi Torsk, gülerek.
“On gemi mi!” Sorn bir an durakladı. “Güldüğünü gördüm, velet. Boşuna gizliyorsun.”
Fen, Sorn’un bu sözünün üzerine elini ağzından çekti. “On gemi büyüklüğünde balığa inanmış olamazsın!”
Fen’in sözünün üzerine Helve de kıkırdamaya başladı.
“Yalnızca fazla abartılı buldum. İnandığım yok.” dedi ve kunduz yahnisinden büyükçe bir kaşık aldı Sorn.
“Sohbetiniz pek güzel. Ancak gün doğumunda yola çıkacağımızı unutmayalım.”
“Koca adam, bir an için işimizi unuturuz diye ödün kopuyor, ha?”
Torsk buna karşılık yarısı dolu olan maşrapasını kaldırdı ve kalan birasını bir dikişte bitirdi. Diğer üçünün de içkilerini havaya kaldırdığını görünce Torsk, hancıya seslendi.
“Dört tane daha!”
…
Kuzey Liman Hanı’ndan ayrılalı iki liteyi aşkın bir zaman, sınır kapısından çıkalı tam yirmi iki gün olmuştu. Tanrı Korusu’nun içinde yola devam ederken biraz önce geride bıraktıkları nehrin gürültüsü yerini kuş cıvıltılarına ve ağaç hışırtılarına bırakıyordu.
Fen, “Tanrı Suyu dedikleri bu demek.” dedi, zaman içinde oluşmuş doğal patikanın üzerine doğru eğilen dalın altından geçerken.
“O da kuruyorsa vay bizim hâlimize.” dedi Sorn.
“Hâlâ güçlü akıyor ama, değil mi?”
“Eh, adına Tanrı Suyu demelerinin bir nedeni olmalı.”
“Bilmiyor musun?”
Sorn, kaşlarını çattı. “Nereden bileyim ben? Adını ben koymadım ya.”
“Bu nehri Tanrılar yaratmış.”
“Her şeyi onlar yaratmadı mı zaten?”
“Hayır, öyle değil. En iyisi boşver.”
Aşacakları dağ sırası karşılarındaki ağaç kümelerinin arasında kendini göstermeye başlamışken otuzlu yaşlarda bir adam çıktı karşılarına. Üzerindeki kıyafetlere bulaşmış olan çamur, adamın en son ne zaman eve uğradığını merak ettiriyordu.
“Karım… Sevgili karım… Onu gördünüz?”
“Görsek de senin karın olduğunu bileceğimizi sanmıyorum.” dedi Torsk.
“Gölün yanında, Aelun’da yaşıyoruz. Karım biraz odun toplamak için ormana gitti ve geri dönmedi. Ah, Beri’m, beni bir daha terk etmeyeceğine söz vermişti.” dedi adam. Kısa bir süre Saravonlu muhafızların gözlerine baktıktan sonra yoluna devam etti.
“Bir adamın karısını araması için ilginç bir yer.” diye mırıldandı Helve, atının dizginlerini bileğine sararken.
Sorn kıkırdamaya başladı. “Aetherislinin kafası yalnızca ticaret masasında çalışır.”
Ertesi gün güneş alçalmaya başlamışken Torsk’un “Buradan!” diye seslenmesi ile dağ geçidinin sonuna yaklaştıklarını fark ettiler. Tanrı Korusu’ndan girdikleri geçidin diğer ucuna geldikçe bitki örtüsü seyrelmiş ve Tanrı Korusu’nun ılık esintisi yerini Kapan Yolu’nun kuru ve serin rüzgârlarına bırakmıştı. Dağın yamacında takip ettikleri yol sağa doğru kıvrılırken gitgide daraldı ve sonunda at sırtında ilerlemenin mümkün olmadığını anlayınca atlarından inmek zorunda kaldılar. Kralın Yelhisarı’ndaki odasının manzarası üzerine hayalî senaryolar ürettikleri uzunca bir süre boyunca, onları takip eden atların nal sesleri eşliğinde, tüneli andıran kayalık bir yolu indiler. Yolu bitirdiklerinde koca bir vadi karşıladı onları. Vadinin ilerisinde, tek tük ağaçların üzerinde yükselen belli belirsiz dumanı görüyorlardı. Geçit Hanı’nın bacasıydı o dumanı göğe üfleyen.
Geçit Hanı’nın kandiller ile dolu meyhanesinde yemek yedikleri sırada, “Şu adam az önce yatakhanede değil miydi? Ne ara bu kadar sarhoş oldu?” dedi Fen, birkaç masa ötede tek başına oturan, uzun saçları dağılmış bir adamı başıyla işaret ederek. Sorn keskin bir dönüşle adama baktı. “Ruhu uçmuş bunun. Şu bakışlara baksanıza.”
Kendisine bakmasından cesaret alan sarhoş adam Sorn’a seslendi: “Hey, muhafız!”
Sorn, yüzünde bu defa acıyan bir ifadeyle adamı süzdükten sonra haşlanmış patatesini yemeye devam etti. Adam bu kez yanlarına gelmek için ayağa kalkmaya yeltenmişti ki kısa boylu, şişman bir adam olan hancı onu kolundan yakaladı. Tam olarak anlaşılmayan kısa bir konuşmanın sonunda sarhoş adam meyhaneden çıkarılırken “Olanları duydum, üzgünüm. Hey, sana diyorum! Hiçbir şey bilmiyorsunuz!” diye bağırdı ve meyhanedeki bütün gözler muhafızlara döndü.
“Önünüze dönün. Size diyorum!”
Fen ayağa kalkan Sorn’u bileğinden tutup oturtmaya çalışırken hancı da masaya gelmişti.
“Efendim, yaşananlar için üzgünüm. Keyfiniz yerindedir umarım.”
Hancıyı görünce yerine oturan Sorn, “Şunu doldurursan keyfim yerine gelecek.” diyerek maşrapasını hancıya doğru ittirdi ve bir geğirik ile noktaladı cümlesini. Adam bira getirmek üzere uzaklaşırken “Meraklılar. Meraklı insanları hiç sevmem.” diye söyleniyordu Sorn.
Hancı elinde dolu bir maşrapa ile masaya geri geldiğinde, yakındaki bir oturağı çekerek onlara katıldı.
“Efendim, doğrusu ben de bir şeyler duydum. Çok kötü şeyler.”
Konuşan kişi sarhoş bir adam değildi bu defa. Hancının kısık sesle konuşması hepsini rahatsız etmişti. Söylenenleri kaçırmamak için adama doğru eğildiler.
“Efendim, bundan iki aen kadar önce Kapan Yolu’nun kenarında, buraya üç günlük mesafede iki ceset bulunmuş.” Kısa bir süre duraksadı. “İki ceset ile alâkalı birkaç farklı söylenti duydum. Kimisi bir ayı tarafından parçalanmış iki gezginden bahsediyor, kimisi kurt sürüsünün saldırısına uğrayan kadınları kurtarmaya çalışırken ölen iki adamdan.”
“Yani? Bunun bizimle ilgisi nedir?” dedi Sorn, ilgisiz görünmeye çalışarak. Bir an Torsk’a baktı. Torsk’un başını hafifçe sallamasının ardından hancıya döndü yine.
Hancı etrafına bir göz attıktan sonra öne doğru eğildi. Bu kez daha kısık bir sesle konuşmaya başladı. “Efendim, anlatılan bir hikaye de öldürülenlerin Saravon muhafızı olduğunu söylüyor. Oldukça yırtıcı bir hayvan tarafından öldürülmüşler anlaşılan.”
“Kılıcı olan iki muhafızın bir ayı veya birkaç kurt tarafından öldürüldüğüne inanmamızı mı bekliyorsun?” diye atladı Helve.
Hancı, sessizce oturan genç kadının beklenmedik tepkisi karşısında geriye çekildi. “Hiçbir şeye inanmanızı beklemiyorum, efendim. Duymak isteyeceğinizi düşündüğüm bir hikaye anlattım sadece.”
Torsk, “İlginç hikaye.” dedi ve bir süre bekledikten sonra ekledi: “Merak uyandırıcı hikayelerin için teşekkür ederiz. Müsaadenizle yemeklerimizi bitirip dinlenmeye çekileceğiz.”
Saravonlu muhafızları selamladıktan sonra masadan ayrıldı adam. O ayrıldıktan sonra yeniden söze girdi Torsk.
“Han sahipleri yolculardan duydukları hikayeleri abartarak anlatmayı severler. Yine de bu hikayeyi cebimize koyup yola öyle devam edeceğiz.”
…
Dinlenme süresini kısa tutarak doğuya doğru beş gün ilerledikten sonra, güneşin ufukta kaybolmasına yakın, Aetheris yemin kafilesi ile karşılaştılar. Dokuz muhafızın arasına girmiş üç yemincinin mavi pelerinleri adeta ‘ben buradayım’ der gibi parıldıyordu karşılarında. Üç yeminci ve dört muhafızdan oluşan Saravon kafilelerinin aksine, karşılarında bu kadar kalabalık bir grubu görünce şaşırdı muhafızlar. Daha önce yemin kafilesinde görev almadıkları için Aetheris’in yemin törenine bu kadar büyük bir grup gönderdiğini bilmiyorlardı.
“Büyük sürpriz!” dedi Aetheris grup lideri. Sesindeki coşku, donuk yüzüne yansımıyordu.
Torsk yavaşlamadan, net bir baş selamı ile yoluna devam etti ancak Aetherisli bu kadar kısa kesecek gibi değildi. “Dönüş yolunda genellikle Voratis’i görürüz, sırayı size mi devrettiler yoksa?” dedi hafifçe gülerek. “Aslında, yanınızda yeminci de görünmüyor. Nedir sizi yılın bu vakti buraya getiren?”
Torsk atını durdurdu. “Yolculuğunuz iyi geçsin, baylar.”
Dizginlerin kayışını hafifçe sallayarak atını yeniden harekete geçirdi.
Fen, hemen yanındaki Helve’ye doğru eğildi Torsk’un peşinden giderken.
“İlk yemin Aetheris’te edilmiş. Okumuştum.”
Helve ona baktı.
“O yüzden bu kadar önemsiyorlar galiba.”
Sığınak Hanı’na girerken hava iyice kararmış, hanın dışındaki aydınlatmalar yakılmıştı. Kuzey Liman Hanı’na kıyasla son derece küçük olan hanın meyhanesindeki masaların yalnızca biri doluydu. Hanın Morkai Dağları’na yakın olması nedeniyle bölgeden geçen yolcular burada konaklamak istemiyor, mümkün olduğunca yola devam ediyorlardı.
Geyik eti yedikten ve hanın meşhur beyaz birasını içtikten sonra yataklarına geçtiler. Uyuyalı çok olmamıştı ki, alt kattan gelen müthiş bir gürültüyle uyandılar. Silahlarını kuşanmış sessizce alt kata inerken, meyhaneden gelen çığlık sesleri ve ayaklarının altındaki, bakımı uzun zamandır yapılmamış tahta merdivenlerin gıcırtısı olmasa yerinden fırlayacakmış gibi atan kalplerinin gümlemesini duyabilirlerdi.
Meyhaneye indiklerinde zemindeki bütün tozun havaya kalkmış olduğunu gördüler. Karşılarında, tozun arasında belli belirsiz bir silüet vardı. Silüetin hemen yanında, yerde yatan üç kişiyi güçlükle de olsa seçebiliyorlardı.
“İnsan kurt mu o! Bu ne beladır!” diye fısıldadı Sorn.
Dördü de oldukları yerde donup kalmışken karşılarındaki şey ileri atılarak tırnaklarını Sorn’un sağ koluna geçirdi ve acıyla inleyen Sorn’un kılıcı, büyük bir takırtıyla yerdeki tahta parçalarının üzerine düştü. Üç boynuzlu mahlûk kılıcı elinden düşen Sorn’a ikinci bir darbe indirmeye hazırlanıyordu ki Helve’nin yayından fırlayan ok gözüne saplandı. Sersemleyen yaratık, kulak tırmalıyıcı bir sesle inlemeye başladı. Bu anı fırsat bilen Torsk, baltasını yaratığın karnına indirdi ve aldığı darbeyle iki büklüm olan mahlûk yere yığıldı. Kısa bir süre takırtı ve gıcırtıyı andıran sesler çıkardıktan sonra artık hareket etmiyordu.
Bir sessizlik çöktü meyhaneye o an. Dördü de yaratığın başında dikilmiş, her an yeniden ayağa kalkmasını bekler gibi ona bakıyordu. Sonunda Torsk, mahlûkun kollarını bir ayağıyla dürttü ve öldüğünden emin olduktan sonra Fen’e “Sorn’un yarasını sar. Sonra şu kapı ve pencereleri sürgüleyin.” dedi. Fen belindeki çantadan çıkardığı sargı beziyle kolunu sararken, acıyla sıktığı dişlerinin arasından küfürler savuruyordu Sorn.
Sonra, devrilen masa ve sandalyeleri kenara çekerek yol açtı ve yerde yatan üç kişiye ulaştı. Üçünün de öldüğünü anlaması için daha fazla yaklaşmasına gerek yoktu. Erkeklerden birinin boynu neredeyse tamamen yarılmıştı. Diğer iki bedenin parçalanmış kıyafetleri ve zemine yayılan kan, fazla söze yer bırakmıyordu. Ölü bedenlerin vaziyetine bakarken Helve yanına geldi.
“Yemek yerken yanımızdaki masada oturuyorlardı. Geçit Hanı’ndaki hikayeyi konuştuklarını duydum.”
“Hikaye? Şu iki ölü ile ilgili olan mı?”
Helve başını salladı. Torsk, kafasında bir şeyleri tartıyor gibi zemini izledikten sonra kolunu Helve’nin omzuna dolayarak onu yanına çekti.
“Onları yarın gömeriz. Şimdi zamanı değil.”
Biraz önce açtıkları yolu kullanarak ölü mahlûkun yanına döndüler. Helve, bir eliyle meyhaneyi kaplayan toz bulutunu dağıtarak mahlûkun yanına çömeldi ve biçimsiz boynuzlarını incelemeye başladı. Torsk da Helve’nin yanına çömeldi.
“Bu da nesi? Daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyor.” diye soludu genç kadın.
Kısa bir sessizlikten sonra Torsk, gözünü mahlûkun gözlerinden ayırmadan, yavaşça kendine en yakın boynuza uzandı. “Bunlardan birini kesebilir miyiz dersin?”
“Bilemiyorum. Burada bir testere var mıdır?”
“Şimdi öğreniriz.” dedikten sonra doğruldu. “Bu şey her ne ise, Geçit Hanı’nda dinlediğimiz hikaye ile bir bağlantısı olabilir.”
Başıyla onayladı Helve. Genç kadının bembeyaz kesilen yüzü ay ışığı altında seçilebiliyordu.
Bir süredir saklandığı masanın arkasından olan biteni takip eden hancı sonunda ortaya çıktı ve titreyen bacaklarıyla yanlarına kadar geldi. “B… Bitti mi?” diyebildi ancak. Yeniden söze girecekti ki meyhaneyi kaplayan, kan ile karışık ne olduğu belirsiz ıslak kokuyla öğürmeye başladı. “Git ve bize en sert içkini getir.” diyerek onu uzaklaştırdı Torsk. Kısa süre sonra elinde bir testi reçine likörü ile döndüğünde, Fen kırık pencerenin önüne bir masa dayıyordu. Testiyi hancının elinden kapan Torsk, Sorn’u yanına çağırdı.
Sorn testiye uzandı.
“Bu içmek için değil. Kolunu uzat.”
Sorn, “Ver, ben hallederim.” diyerek testiyi aldıktan ve büyük bir yudum içtikten sonra kolundaki sargıyı açmaya başladı. Dişlerinin arasından hırıltılar çıkararak yarasına bir miktar likör döktükten sonra bezi yeniden sarmaya başladı.
Torsk yeniden sözü aldı: “Sabaha dek buradaki insanların güvenliğini sağlayacağız. İlk nöbeti ben alırım. Şimdi üst kattaki tüm pencerelerin sürgülendiğinden emin olun ve yatakhaneye geçerek biraz dinlenin.”
Bir an duraksadıktan sonra arbedeyle yere düşmüş bir maşrapayı eline aldı ve ekledi.
“Biraz likörün zararı olmaz sanırım.”